1 Nisan 2012 Pazar

le killing.

devam eden dizilere başlamak istemiyorum diye izlemedim izlemedim sonra the walking dead'in bitmesi, glee'nin çılgın aralar vermesi sebebiyle boşta kalıp, sıkıntımın doruk noktasına ulaştığı bir cuma günü izlemeye başladım, pazar günü bitirdim the killing'in ilk sezonunu. öncelikle iyi ki beklemişim, çünkü yeni sezonu bu akşam başlıyor. amc'nin çılgın sezon aralarını beklemek yerine sadece yarın akşamı bekleyeceğim. fakat millet spartacus gibi game of thrones gibi 1 hikaye, 1 oyunculuk, 1 yönetmenlik, 7 seks ve kan diye giden dizilerin derdine düşmüşken, bu bir saniye bile güneş açmayan, her bölümünde yağmur yağan, başrolünde kepçe kulaklı donuk bakışlı kızıl bir kadının olduğu dizi yüzünden yarın mesaim sekiz buçuk saat değil sekiz buçuk ay sürecek.





bi kere dizi amc'nin "story matters here" sloganının hakkını aşırı gerçekçiliğiyle dibine kadar veriyor. ekşisözlükte biraz gezindim ve "bennet olayı seyirciyi oyalamak, diziyi uzatmak içindi", "larsen ailesinin yası fazla uzun sürmüş", "karakterler çok klişe" gibi şeyler okudum. insanların polisiye diziden aradıkları 40 dakikada bağlanıp çözülen düğümler, olay yerindeki boş duvara bakıp katili bulan dedektifler ise csi'a yönlenmeleri lazım. evet, karakterler klişe çünkü gerçek. hiçbir şey uzun sürmüyor çünkü sizinin ilk sezonu zaten 13 günü anlatıyor. önümüzde kızlarının ölümünden sonraki 13 günü yaşayan gerçek bir aile var, hayattan kopmak üzere olan bir anne, dışarıdan ayakları yere basıyormuş gibi, sağlam duruyormuş gibi görünmeye çalışıp benzinci tuvaletlerinde ağlayan, iki küçük oğluna ablalarının öldüğünü anlatan bir baba, o hengamede ilgisiz kalan iki oğlan ve evi çekip çevirip aileyi toparlamaya çalışan ama kendi hayatı dağınık bir teyze var. her şüpheliye suçlu olarak atlamaları, intikam arzuları gerçek. yanlış izin peşinden gidip birkaç kez sil baştan yapmak zorunda kalan polisler var. yani ben gerçekte de böyle olur diye biliyorum ama bilemedim.




haklı olarak insanlar twin peaks'e benzetmiş. kimi benzetmiş, kimi çalıntı demiş kimi alıntı demiş kimi gönderme demiş. evet twin peakslik var, yanında bir de sanırım bir tek ben breaking badlik buldum. her şeyi breaking bad ile karşılaştırıp bi kulp bulduğumun farkındayım, ama bu sefer çok benzeştikleri için karşılaştırıyorum. the killing breaking bad'in 2-3 tık altında, biraz onun simülasyonu gibi. iki dizi de atmosfer yaratma konusunda aşmış, ikisinde de hoş detaylar var, iki dizide de oldukça ağır ilerleyen fakat sıkmadan, gerektiği zaman gerip, gerektiği zaman heyecanlandırıp, gerektiği zaman güldüren bir hikaye var. ne var ki the killing breaking bad'deki gibi ne kahkahalarla güldürdü ne kalbimi ağzımda attırdı ne de tırnaklarımı yanaklarıma gömerek izlettirdi kendini, daha tekdüze ilerledi . öte yandan acaba bunu da mı bilerek yapıyorlar diyorum. breaking bad'in ana karakteri iniş çıkışları olan, dizideki her karakterle birlikte izleyiciyi de kandıran, kimi zaman esip gürleyen kimi zaman ağlayan kimi zaman güldüren bir karakter, diğer yanda the killing'in ana kararkteri 13 bölüm boyunca 1 kere ağladı, 4 kere falan gülümsedi. baktığımız zaman iki dizinin de atmosferi ana karakterleriyle bağdaşmış gibi. (respect.)

bir de ikisinin arasında daha spesifik benzerlikler var. misal mitch'in kızının telesektreter mesajını tekrar tekrar dinlemesi direk jesse pinkman'ın jane'in numarasını çevirip durması. sonra the killing'in 11. bölümü "missing" (ki en sevdiğim bölüm oldu direk) aynı breaking bad'in 3. sezonunun incisi 10. bölüm "fly". iki bölümde de dizinin olay akışının neredeyse tamamen dışına çıkıp iki ana karakter arasında geçen, karakterleri hem bize hem birbirlerine iyice açıp içimize sokan bölümler. fly'da zaten her şey mükemmel. missing'de ise linden'ın ölen çocuğun kendi çocuğu olmadığını anladığı an yaşadığı "break down" ile holden'ın ablasına mesaj bırakırkenki konuşması, kekelemeleri mükemmeldi. bir de pek bir alakaları olmasa da stan larsen'la hank eniştemi çok benzettim. ikisi de çok candan, çok babacanlar. fakat stan larsen'ın bir hank schrader olması için önce şöyle bir eye of the tiger patlatması lazım, ama adamın kızını yeni kaybettiğini düşününce çok olası görünmüyor, o yüzden hank enişte ftw.


oyunculuklar iki dizide de aynı. the killling'de breaking bad kadar etkileyici olmamalarının sebebi yine dizinin genel tekdüze atmosferi sanıyorum. breaking bad'de 5 dk. görünen silah kaçakçısı bile tekrar tekrar açıp izlenecek bir oyunculuk sergilerken the killing'de bu kadar öne çıkan kimseyi göremiyoruz, ama göze batan kimseyi de göremiyoruz. iki dizide de gösterişsiz, samimi, ve son derece gerçek oyunculuklar var. amc'nin inanılmaz yetenekli bir yetenek avcısı var. adı duyulmamış, önceki işlerinde fazla göze batmamış oyuncuları alıp ortaya inanılmaz şeyler çıkarıyorlar. billy campbell'den nefret ederdim. bram stoker's dracula'da kitapta aşık olduğum quincey morris'i rezil etmişti. oyunculuğu hep statik ve kasıntı gelmişti ama amc'nin bi the walking dead'in ezik yengesine dokunamayan sihirli değneği ona da dokunmuş ve billy campbell'i gayet doğal ve karakterine oturan bir oyuncu haline getirmiş. mireille enos'u daha önce duymadım görmedim sanıyorum ama böyle bir dizinin başrolüne harika gitmiş, o kadar donuk bir karatkeri anca ruhu olmayan biri canlandırabilirdi zaten mehehe.










fakat en sevdiğim bu, stephen holder. neden? çünkü jesse pinkman. benziyorlar işte. uyuşturucu geçmişleri, hal ve tavırları, zaafları, sorunları, sigaraları ve pek tabii "yo!"ları. aaron paul ve joel kinnaman'ın doğal, gerçekçi, samimi oyunculukları. aaron paul'ün devasa alnı ve joel kinnaman'ın çökük yanakları. canlandırılma açısından bir eksiği olmasa da stephen holder izlediğim bütün diziler içinde muhtemelen en sevdiğim karakter olan jesse pinkman'ın, the killing'in kendisi gibi, anca bir simülasyonu. daha az mükemmel olan bir boyuttaki izdüşümü gibi. ona jesse pinkman'ın süper gücü olan sadakatini hatırlatıp akıllı olmasını salık veriyor; fakat kendisini böyle de sevdiğimi bilmesini istiyorum.


sometimes i think you just run away just so someone will come looking for you. staying put, it's a kind of running away. - stephen holder





pek niye bu kadar kendi kendime anlattım da breaking bad'in yanına yaklaştırmadım? atmosfer tamam, mekanlar tamam, oyunculuklar tamam, karakterler tamam, yönetmenlikler tamam. ama hikaye tamam değil. malzeme güzel olsa da hikaye sanki biraz sallantıda, senaristler kendilerinden emin değilmiş gibi ilerliyor. öyle olduğunu sanmıyorum ama sanki biraz bizim hayatta kalma çabasındaki dizilerin "izlendikçe yazarız" havası seziliyor bazen. hal böyle olunca breaking bad'deki keskin detayları diziye bolca serpiştirilip keyif katmıyor. breaking bad'de senaristlerin izleyiciyle oynadıkları bir oyun var, bölüm isimleriyle bile sonra olacakların ipuçlarını veriyorlar. dizinin içinde saklanmış, ilk izleyişte fark edemediğin ama seni yönlendirdiği olay gerçekleşince geri dönüp vay canına dedirten (ne dedim ben) çarpıcı detaylar var. the killing'de de yakaladığım 1-2 ipucu oldu ama breaking bad'dekilerin çok uzağında, kolayca gözden kaçabilecek, sıradan ve zayıf ipuçlarıydı. belki böyle benim fark etmediğim birçok ipucu yerleştimişlerdi bilemedim.

bir paragraf da sezon finaline. bakın bu kadar emek vererek çok güzel bir genel hava, çok güzel karakterler yaratmışsınız. seon finalini de pek güzel yapmışsınız. fakat bu kadar güzelliğin üstüne holden'ın yediği halt 7 km öteden tahmin edilebilecek ucuz bir politika oyunu olmasın bi zahmet. holden sezon finalinde mevcut başkanın arabasına bindiyse, altından daha derin bir şeyler çıkmazsa kafanızı kırarım.

bir de dizinin görüntü yönetmenliği gayet güzel ama albuquerque ile harikalar yaratan michael slovis'in eline bir de seattle'ı verseler heralde big bang gibi bi şey olur.


son olarak bir de bu:


Hiç yorum yok: