11 Nisan 2012 Çarşamba

bok.

ben bu okula 2010'da girdim. hazırlığı atlayıp direk bölümüme geçtim. 1. sınıf bitti, 2 hafta tatil yapıp 2. sınıfa başladım. ankara'nın cehennem sıcağında her gün armada'dan okula okuldan armada'ya yürüyüp okula gittim geldim. öyle bi amele yanığı oldum ki sanırım hala izi duruyor. bölümüm sağolsun, mühendisliktekiler bile iki dersleri arasındaki bikaç saatte bahçede yayılıp aylaklık ederken biz ya sabahtan akşama kadar stüdyoya kapanıyor, ya arka arkaya sıralanmış 3 ders arasında ağzımıza kraker tıkıştırıyorduk. millet güzelim yaz akşamlarında eğlenmeye çıkarken evde bilgisayar başında iş yetiştircem diye sürünüyorduk. diğer okullardaki arkadaşlarım "tatilden sıkıldım okul başlasa artık" diye isyan ederken beni da final projelerini yetiştirme derdi sarmıştı. en kötüsü de sonunda 1 aylık yaz tatilimize kavuşup hadi tatil alışverişi diye hevesle çarşıya çıktığımızda vitrinlerdeki devasa sezon sonu indirimi yazılarını görmek olmuştu.


yaz tatili geçti güz dönemi geçti 2. sınıf bitti. normalde okulun beni kendi tercihlerim doğrultusunda 3 ay staj yapacağım yere yerleştirmesi gerekirken beni mal gibi ortada bıraktılar. yetmedi üstüne ne hakaret etmedikleri ne iftira atmadıkları kaldı. sonuç olarak staj yapacağım yeri kendim buldum. iki buçuk hafta geç başladım. kendim bulunca ayın 5'inde tık diye hesabıma düşmesi gereken maaşlarım elden epey bi gecikmeli olarak verildi. stajın bitmesine 2 hafta kaldı ama daha sadece ilk maaşımı alabildim. diğer 2 maaşımı ne zaman alıcam, hiçbir fikrim yok. staj yaptığım yer çok afedersiniz ebesinin şeyinde olduğu için sabah 7'de kalkıp bi buçuk saat yol gidiyorum. akşam ofisten durağa gitmek için öyle bir yol yürüyorum ki ana yola mı çıkıyorum everest'e mi tırmanıyorum belli değil. eğer şansım varsa 10 dk bekledikten sonra otobüse biniyorum. şansım yoksa 1 saate kadar yolu var. akşam trafiğinde 2 saatte anca eve varabiliyorum. otobüs tunalı'nın içinden geçiyor. tunalı'da kendimi bildim bileli günün her saati trafik olur, ama iş çıkışı başka bi şeyler oluyor. uzak diye 1-2 ayda bir falan gidip tekrar aşık olduğum, gittiğimde de trafiğine bulaşmadığım güzelim tunalı'dan artık nefret ediyorum. cidden, ismi bile tüylerimi diken diken ediyor. tunalı bir yana, otobüs tunalı'dan kennedy caddesinde döndüğünde başım ağrımaya midem bulanmaya başlıyor. ayrıca kennedy caddesi bildiğin ara sokak, ne diye cadde dediler bilmiyorum. yokuş aşağı milim milim ilerleyen trafikten, iki yanda yükselip iyice boğan apartmanlardan, sekans pub'ın önündeki amaçsız kalabalıktan tiksiniyorum. o kalabalığın sırrı ne onu da merak ediyorum. sekans pub'ın önünde beleş bi şeyler mi dağıtıyorlar? nedir içerisi bomboşken kapının önünde kucak kucağa duran insanların sırrı?


hani keşke yol sıkıntısıyla kalsa. ofiste harika zaman geçirsem de yolu katlanılabilir kılsa. hayır aksine herkesten nefret ediyorum. ilk başlarda kendimden de nefret ettim, insanları kategorize ediyorum, küçük görüyorum, yüzlerine gülüp içimden hunharca yargılıyorum diye. ama artık kendimden de nefret etmiyorum; çünkü cahilliklerin faşist faşist düşüncelerin sorumlusu ben değilim. ben ne çok zeki ne çok yetenekli ne çok bilgili bi insanım. açıklarımı kapatmaya uğraşırken de öyleymiş gibi yapmıyorum. sonuçta hepimizin kafasının içine konan beyin aynı fonksiyonları gerçekleştirebiliyor değil mi? eskiden herpimiz eşitiz herkese saygı duyuyorum falan derdim. hala insanların istediklerine inanmalarına, hayatlarını istedikleri gibi yaşamalarına saygı duyuyorum. cahil olmak insanı mutlu ediyorsa cahil olmaya devam etmelidir bence. ama fikirlerini başkalarına -kendi çocuğuna bile olsa- empoze etmeye çalışanlara saygı duymuyorum. benden olmayan ölsün gitsin diyenlere saygı duymuyorum. etrafta karşı fikirden/inançtan biri yokken o fikirle/inançla dalga geçip insan içinde saygı sevgi nutukları atanlara saygı duymuyorum. karşısındakinin bilgisizliğinden yararlanıp bilmediği konuları biliyormuş gibi anlatarak prim yapmaya çalışanlara hiç saygı duymuyorum. bana bir şey sorulduğunda bilmiyorsam bilmiyorum derim. hiç de gocunmam. şimdiye kadar yaptıklarımla ilgili kesin olarak gurur duyabileceğim bir şey varsa o da hiçbir zaman nabza göre şerbet vermemiş olmam. içim dışım bir diyemem. genelde içimden geçenler çok fena şeyler olduğu için dışa vurmamayı tercih ediyorum; ama önüme inançlısı da inançsızı da sağcısı da solcusu da cahili de bilgilisi de geldi; birine nasılsam diğerlerine de öyle davrandım. kendi menfaatim için kimsenin karşısında kıvrılıp bükülme gereği duymadım. muhtemelen bu yüzden bi ton fırsatı teptim ama anaokulundayken de şimdi de sorsasınız, içimin rahatlığını menfaate tercih ederim.


bu stajdan kazandıklarım 1) 3.5 yıl sonra yeniden haftasonu heyecanı yaşamak. 2) para. 3) öküz gibi çizmek. 4 de bu, insanlar hayat vs. üzerine yaptığım uzuun iç monologlar. açıkçası iş hayatından nefret ettim. en bok özelliklerimden biri bi insanda hoşuma gitmeyen bi şey oldu mu hiç muhattap olmamam. 3 yıl aynı sınıfta olup selamlaşmadna öteye geçediğim insanlar vardı mesela. ama boktan iş hayatında öyle bi şansın yok. normalde selamlaşma safhasına bile gelmeyeceğim insanların yüzüne gülümsemek zorunda kalıyorum. içten içe kuduruyorum.


zamanında dadacılığımı ilan etmiştim kendi kendime. dadaistler dadayı kurarken ne demişti? toplum böyle bir yöne gitmeye karar verdiyse onlar bunun bir parçası olmayacaktı. ben de ofiste ufak çaplı bir dada akımı başlatıyor ne o boş konuşmaların, ne karşındakine göre davranmaların, ne hastalıklı düşüncelerin bir parçası olmuyorum. bazı günler biri benimle konuşmadıkça tek kelime etmiyorum. bazı günler hiçbi şey yemiyorum. bazen acayip bi hırsla saatlerce çiziyorum. bazen bütün gün kulaklıklarımı çıkarmıyorum. bazen gizli gizli dizi/film izliyorum. bugün mesela bütün gün angry birds oynadım. sözün özü sanırım depresyondayım. ya da sadece aşırı bunaldım. gizli emo hastalığına yakalanmış olabilirim. ya da ergenliğin oldukça şiddetli artçı şoklarını yaşıyorum. bunların yanında her sabah baş ağrısıyla uyanmak ve o ağrının akşama doğru mümkün olan her türlü acı, sancı, sızlama, zonklama, batma hissiyle birleşmesi, baş ağrılarımın midemi bulanırıp gözlerimi karartacak şiddete erişmesi, parmaklarımın eklemlerinden bileğime kadar uzanan sızlamalar, elimi her oynattığımda duyulan acı verici kütürdemeler, gözlerimin sürekli kuruyup yanması, omuzlarımdan belime kadar inip dik durmamı resmen imkansızlaştıran ağrılar da hiçbir şeye yardımcı olmuyor. neyse ne, kısaca iyi değilim. yarın öbür gün kedilerim gittiğinde, herkes -bu sefer dönemdaşlarım da dahil) tatile girmişken benim stajım devam ettiğinde, staj bittikten 3 gün sonra okul başladığında, okul fotoğraf dersini bana vermemekte yine direttiğinde, vs. vs. daha iyi olmayacağım. üf yazarken bile içim sıkıldı.

Hiç yorum yok: