tamam 967. kez söylüyorum ama; 967. okuyuşumda hala tüylerim diken diken oluyor. artık harry potter'ın filmleri kıç gibi diye sinirlenmiyorum. hiçbir şeyin hakkını vermediler ama şu anlatımı nasıl ekrana aktarabilirsin ki?
"bill! thank god," mrs. weasley as she ran towards bill, who was frowning. "thank god!" she gave him a crushing hug that he didn't return. he seemed empty for a moment before he looked straight at his father and spoke in a cold, empty voice.
"mad-eye's dead."
nobody spoke, nobody moved. harry felt as though somethings inside him was falling, falling through the earth, leaving him forever.
...
bill's voice broke.
"of course you couldn't have done anything," lupin said shakily. they all stood looking at each other. harry could not quite comprehend it. mad-eye dead, it could not be... mad-eye, so tough, so brave, the consummate.
son 3 senedir tonla tanıdığımız, sevdiğimiz öldü. sanki her gün düzenli olarak ölüm haberi alıyormuşuz gibi hatırladığım bir dönem var. benim sadece 4 çok yakınım öldü. hepsinin bütün süreci her ayrıntısıyla beynime kazındı. biri dedem, biri amcam, diğer ikisi de kedilerim. burada birileri içten içe dalga geçecek, "ne diyor bu" diyecek, "saçmala" diyecek. canlı hayatları hayatları arasında ayrım yapmayan, insandan başka bir yaşam formuna saygı duyup iletişim kurabilmiş, onu onların bizi sevdiği kadar karşılıksız sevebilmiş olanlarsa bu cümlemde bir sıkıntı görmeden devam edecek. babamın babası olan dedemi de kaybettik, ama onu pek fazla hatırlamıyorum, hatırladıklarım da güzel anılar sayılmazlar.
19 kasım 2006, pazar.
kedimiz çıtır yine hastalanmış. annem arabayla veterinere götürüyor, lavman yapılacak. veteriner anestezi hazırlarken annem kedinin çok kilo verdiği konusunda uyarıyor. anestezi veiliyor, annem çıkmadan önce son kez okşarken patileri soğuk soğuk geliyor. çıktıktan sonra içi sıkılıyor, bir süre arabada oturuyor. annelerin içine doğar çünkü öyle.
20 kasım 2006, pazartesi.
kızımız ne durumda diye veterineri arıyoruz, asistanı çıkıyor. iyi, biz getiricez falan diye geçiştiriyor.
21 kasım 2006, salı.
eve geldiğimde mutfak tezgahında beyaz çiçekler var. annem aşırı yorgun görünüyor. çiçekleri soruyorum, lise arkadaşım geldi bugün, o getirdi diyor.
22 kasım 2006, çarşamba.
efes'in maçı var. abdi ipekçi'de efsanevi olympiakos maçını oynuyoruz. 16 sayı geri düşmüşken delleniyor birden takım. her şey kazanmamımızı istiyor. ermal'in tepeden haislip'e yolladığı alley-oop pası pat diye potaya girip 3'lük oluveriyor. ermal savunmaya geri koşarken ellerini açıp yukarı bakıyor. maçı 16-18 sayı farkla kapatıyoruz. mutfak balkonunda kendi kendime tepişerek sevinmekten yorulmuşum, ama keyfim acayip yerinde. sonra annem çağırıyor oturma odasına. ablamı da çağırmış. nasılsa biliyorum ne diyeceğini, çıtır öldü diyecek. annem bir şey demiyor önce. sonra ağlamaya başlayıp "çıtırımız melek oldu" diyor. biliyordum işte. annem, ablam ağlıyor. babamın ne yaptığını hatırlayamıyorum. önce ağlamam gerekiyormuş gibi geldiği için ağlıyorum. sonra duramıyorum, sürekli ağlıyorum. çıtır pazar günü annem gittikten sonra anestezide ölmüş. veterinerimiz asistanlarına ararsak bir şey söylememelerini, kendisinin haberi vereceğini söylemiş. bir önceki gün mutfak tezgahındaki beyaz çizekleri o getirmiş. çıtır'ın oğlu gofret. annesi varken bütün sevgisini ona boşaltan, çıkıp kucağımıza oturmayan, doğru düzgün mırlamayı bilmeyen kedi gofret, annesi öldükten sonra karanlıkta görmeyip ayağınla çarptığında bile mırlamaya, sırnaşmaya başlıyor. çıtır'ın ölümü ağlayıp gofret'e sarılarak geçiyor. arkasından ok mıc mıc bi mektup yazıp sakladığımı hatırlıyorum. ama nereye sakladığımı hatırlamıyorum. bi gün olmadık bir yerden çıkıp yüzümü kızartması kuvvetle muhtemel.
13 temmuz 2009, pazartesi.
annem, anneannem ve dedem'le birlikte dikili'deyiz. babamın kafasında kızarıklıklar var, sabah cildiyeciye gitmişler, o yüzden annemle sürekli bir telefon trafiğindeler. öğleden sonra salonda annem, dedem ben televizyon izliyoruz. anneannem üst katta bir şeyler yapıyor. öyle sıkılmışım ki koltuktan kafamı sarkıtmış mal mal bakıyorum. annemin şarjtaki telefonu çalıyor, telefona yakın olduğumdan ben uzatıyorum, babam arıyor. annem panikliyor, "nasıl, ne zaman, sen nerdesin, yanında kimse var mı, yalnız kalma" diyor yarı bağırarak. kötü bir şey olduğunu anlamak zor değil tabii. aklıma babam, ablam, gofret geliyor. kesin birine bir şey oldu. anneannem aşağı iniyor sesleri duyunca, nolmuş nolmuş diye soruyor. sonra beni üst kata bir şey almaya yolluyor, gidip getiriyorum, annem hala telefonda. telefonu kapatmadan bir şey söylemeyeceğini bildiğim için mutfağa gidip su alıyorum, salonun kapısında durup içerken annem telefonu kapatıyor. üzgünlük şaşkınlık karışımız bir ifadeyle "zeki" diyor. amcamın ismi zeki. amcamın hurdaya çıkarıdğı çok araba var, kesin yine kaza yaptı diyorum. şimdi içimin o zamanki rahatlığını düşününce şaşrıyorum. annem sonra "kalp krizi" diyor. içim hala çok rahat, hastanededirler şimdi, amcama bir şey olmaz ki. anneannem "ee hastanede miymiş?" diye soruyor. annem aynı şaşkınlık üzgünlük karışımı ifadeyle "ölmüş" diyor. o an hayatımda ilk defa yer ayağımın altından kayıyor, içimde bir şeyler sonsuzluğa düşüyor. elimdeki bardağa noldu hiç hatırlamıyorum. dedemin yanındaki çekyata oturup ağlamaya başlayışımı da hatırlamıyorum. dedemin kulakları ağır işitirdi, o yüzden "ölmüş" kısmını ilk başta duymuyor. ben ağlarken "üzülme kızım, iyileşir" diyor. ben daha çok ağlıyorum, anneannem dedeme durumu açıklıyor. babannemlerin ayvalık'ta yazlığı var. babannem, halam, amcam dah ao sabah yazlığa gelmişler. amcam bütün sabah güneşin altında bahçeyle uğraşmış. sonra denize gitmiş, sahilde güneşin altında uyuyakalmış. sonra ayvalık'a inmiş ev ihtiyaçlarını almaya. ordayken iş yaptığı bi adamla telefonda tartışmış diye hatırlıyorum. o adam daha sonra babamı aramış, sesi iyi gelmiyor bi arasana diye. babam aramış, amcam iyi değilim göğsüm sıkışıyor demiş. babam halamı aramış, halam amcamı aramış. babam amcamı aramış. o sırada amcam sokakta tek başına kalp krizi geçirerek vefat etmiş. o günün devamını hızlı çekimde hatırlıyorum. ayvalık dikili'ye yarım saat. annem gidip yardım etmek istiyor, ama çekiniyor. çünkü annem onlarla kavgalı, uzun zamandır görüşmüyor. bayram seyran ziyaretlerine ablam babam ben gidiyoruz, onlar bize hiç gelmiyor. sürekli bir telefon trafii yaşanıyor. bu arada ben elif'le konuştuğumu hatırlıyorum. babam halamı arayıp annemin gelmek istediğini söylüyor, halam böyle zamanda küslük mü olur diyor. bu sefer nasıl gideceğimiz mesele oluyor. bi telefon trafiği daha yaşanıyor. sonunda akşam oluyor, komşu arabasıyla annem, anneannem ve beni neresi olduğunu hatırlamadığım bir yere bırakıyor. annemin 45 kere teşekkür ettiğini hatırlıyorum. orada kemal dayım, aynur yengem ve emre abim bizi bekliyor. arabalarıyla izmir'den geldiler, bizi ayvalık'a götürecekler. yengem çok üzüldüm diyip bana sarılırken tek düşündüğüm ne kadar mükemmel insanlar oldukları. onca şeyin ardından annemin ve ailesinin hiç düşünmeden babannem ve halamın yardımına ilk gidenler oluşu. 6 kişiyiz, emre abim dedemin yanına eve gitsin mi diye konuşuyoruz ama o bi yardımım olur diye gelmek istiyor. annemle ben ön koltuğa sıkışıyoruz, emre abim arabayı kullanıyor. o anda emre abimin arabayı bir tuhaf kullandığını düşünüyorum, virajlarda sanki savruluyor gibi oluyoruz. sonunda eve varıyoruz, bütün ışıklar açık. kapı açık. babanneme sakinleştirici vermişler, koltukta boş boş bakarak oturuyor. halam bir sandalyeye tünüyor, şaşkınlığı yüzüne kazınmış. daha anlamadık ne oluyor diyor, olanları anlatmaya başlıyor. annemle yengem kontrolü ele alıyor. ertes, sabah ankara'ya gidicez, evi nasıl toparlayıp bırakacaklarını, buzdolabındakileri napacaklarını falan konuşuyorlar. emre abim sabah erken saatlerden gece geç saatlere çalıştığı halde geldiği için onu çok seviyorum. çok yorgun ve sonunda koltukta uyuyakalıyor. ben de yukarıda yatağa çıkıp uyuyorum.
14 temmuz 2009, salı.
kemal dayımın doğum günü. sabah erkenden toparlanıyoruz. dayımlar bizi gara götürüyor. otobüsün kalkmasını beklerken dayımın doğum günü olduğundan bahsediyoruz ama kutlamanın çok uzağındayız. otobüs balıkesir üzerinden ankara'ya gidiyor. o yol çok güzel. ağaçlar, çalılar, kıvrıla kıvrıla çıkılan yollar, dağlar, gökyüzü çok güzel. kulağımda çalan bhrams - symphony no 3 çok güzel.
ankara'ya girerken halamları biri arıyor, halam telefonu babanneme veriyor, babannemin sesini ilk kez duyuyorum, ağlayarak "nasıl dayanıcaz" diyor. otobüs indikten sonra ben eve gidiyorum, annemle babamın halledeceleri işler var. amcam sokakta öldüğü için otopsi falan çıkarıyorlar. babam kardeşinin naaşını ankara'ya getiremiyor. tonla sıkıntı çıkıyor. sonunda cenazeye geliyoruz. cenazede üzülmekten çok oradaki herkesten ne kadar nefret ettiğimi düşünüyorum. konuşmaları duydukça sinirimden ağlıyorum. tanımadığım insanlar üzüntüden ağladığımı düşünüp yanıma gelip ah canımlarını sunuyorlar. karşımda babamların arkadaşı ahmet ama'yı görüyorum. annemin "durumun vahametini anlayınca bir tek ahmet ağlamış" sözü aklıma geliyor. ahmet amca çok yakışıklı bir adam. elleri takım elbisesinin cebinde, güneş gözlüklerinin ardından bana bakığ buruk buruk gülümseyince içim ısınıyor ve sinirim geçiyor. üzüntüden ağlamaya dönebilirim. uzaktan hemen arkamızdan ankara'ya gelmiş kemal dayımı görünce içim daha da ısınıyor.
o mezara indirilme kısmı kadar korkunç bir şey yok. görüntü beynime kazınıyor. daha sonra dayım çocuklara niye izlettirdiniz ki diye annemlere kızıyor.
daha sonra babannemlere geçiyoruz. cenazeden sonra ölü evini doldurup acısı taze insanlara onlarca kişiye yemek servisi yaptırtmak kadar saçma bir gelenek yok. kasa kasa ayranlar pideler geliyor gidiyor. evin her köşesi ya tanamadığım ya sevmediğim insanlarla dolu. manyak karının teki amcamın cesedi üzerinden kendi kendine yazıp kendinden geçerek anlattığı hikayelerle herkesi deli ediyor. yalnız kalmayı bırak oturacak yer bile yok. bütün günü balkonda tabureye tüneyip ankara manzarası izleyerek geçiriyorum. çocukken birlikte çok vakit geçirdiğimiz bi aile vardı, sanırım uzaktan da akrabalarımız. kızlarının adı pınar, o izmir'de. annesinin adı sanırım nükhet'di ama hep unuturum. nükhet teyze balkonda beni bulup neşelendirmeye zorla bir şeyler yedirmeye çalışıyor. o kadın oldum olası hep çok konuşmuştur. sonra pınar'ın anneannesinin ölümüyle ilgili şeyler anlatmaya başlıyor. kibarlık ediyorum ama duymak istemediğim şeyler hep. 2., 3. günler kaçmaya başlıyor 4. günden sonra da gitmiyorum.
içimi hala rahatsız eden şey amcamı son görüşüm. yaz tatiline çıkmadan önce babam, ablam ben babannemlere gidiyoruz. annemi evde yalnız bırakıp gittiğimiz için o zamanlar her gidişimde acayip sinirli oluyorum. genelde oradayken ya uyuyor ya somurtuyorum. daha bu yaptığımın babama zarar verdiğini idrak edemeyecek kadar ergenim. o zaman arabamız yok, amcam bizi armada'ya bırakıyor. otobüs bekliyoruz, bekliyoruz ama gelmiyor. bekledikçe daha da sinirleniyorum. sonunda otobüsün gelmeyeceğini kabulleniyoruz, babam amcamı arıyor, amcam gelip bizi alıp eve kadar bırakıyor. amcama son söylediğim şeyi hatırlamıyorum ama son gördüğümde ergen ergen tripler attığımı, somurttuğumu hatırlıyorum.
dedem 2008 yazının sonunda dikili'deki evin mutfağının ampulünü değiştiriyor. 88 yaşında ama kimseden bir şey istemez. her işini kendi görecek ya illa. ampulü takıyor, iniyor, bakıyor. ampul yamuk durduğu için tekrar çıkıyor düzelticem diye, sonra düşüyor. bacağı kırılıyor. annem, babam, ben ankara'dayız. ablam staj için karşıyaka'da. bi gün akşam yemeğinden önce ablam msnden dedemin bacağı kırıldı diye haber veriyor. annem apar topar gidiyor izmir'e. babam da istanbul'a gidiyor, evde yalnız kalıyorum 3 gün. o sene dedem bi türlü toparlayamıyor kendini. kötüyüm, hastayım dediğini hiç duymadım. o senede duymuyorum. ama bakınca anlıyorsun eskisi gibi olmadığını.
10 ekim 2009, cumartesi.
dedem bir süredir hastanede, annem de izmir'de yanında. cumartsi dershane sabahtan. salı günü hilmi selbes denen canavarın kocaman bir türev-integral sınavı var, onun için dersten sonrasına matematik etütü almışım. dersten sonra dershanenin bodrum katındaki çalışma odasına iniyorum. nefret ettiğim dershanenin en nefret ettiğim yeri. yaz kış buz gibi. floresan ışıklar, kirli beyaz duvarlar. bi masaya geçip soracağım soruları hazırlıyorum. sonra sıkılıp bırakıyorum. ağzımı yüzümü yamultup komik fotoğraflarımı çekerek eğlenirken babam arıyor. açıyorum, "ablanla ben akşam izmir'e gidicez, sen de gelir misin?" diye soruyor. "neden?" diyorum ama biliyorum nedenini. annem çıtırımız melek oldu demeden önce ne diyeceğini bildiğim gibi biliyorum. ama bilsem de kamyon gibi çarpıyor "dedeni kaybettik" demesi. 2. kez içimden kocaman bir parça kaybolup gidiyor. "evet gelicem ben de" diyorum. telefonu kapatıyorum. ne yapsam bilemiyorum. eşyalarımı toplayıp daracık dik merdivenden yukarı çıkarken ağlamaya başlıyorum. girişte adını hatırlamadığım sekreter kız, etütü aldığım matematik hocası hürriyet hoca ve bi dönem rehberlik hocalığımızı yapmış olan nefret ettiğim kadın sohbet ediyorlar. ağlayarak yukarı fırlayınca şaşırıyorlar. dedem ölmüş diyorum. rehberlikçi kadının burada durumu ele alması gerek ama canım canım demekten başka bir şey yapmıyor. hürriyet hoca oturtuyor, sekreter abla su getiriyor. öğrenciler çıkmaya, gidip gelmeye başlayınca ben, rehberlikçinin odasına alıp yalnız bırakıyorlar. dışarıda "nolmuş?" "dedesi ölmüş." sesleri geliyor. o an aileden birine, bir arkadaşa daha önce hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyor ve ik gününden son gününe kadar nefret ettiğim dersaneye daha önce hiç olmadığı kadar yabacı hissediyorum. sonra oradaki tek sevdiğim insan türkçe hocası korhan hoca geliyor. sarılıp "ağla istediğin kadar" diyor. o derse giriyor, arkasından o dershanede ortaokullara matematik dersi veren, aynı zamanda side'deki yazlıktan komşumuz olan münevver teyze geliyor. dedemler yazlığmıza geldiklerinde tanışmışlardı. o an dedemi tanıyan bir insan çölde vaha gibi. şaşırıyor, son üzülüyor. sarılıp sırtımı sıvazlarken ilk defa ağlayan insan görmüş gibi bön bön izleyen insanlara dedemi anlatıyor. sonra babam arayıp eve gitmemi söylüyor. dershane sahibi caner hoca kendi başına yollamam diyor, eve arabasıyla bırakıyor.
evde gofret'le yalnızım. ona sarılıp sanki saatlerce bekliyorum. sonund ablam geliyor. kapıda daha ayakkabısını ceketini çıkarmadan sarılıp ağlıyoruz. akşam oluyor, yola çıkıyoruz.
11 ekim 2009, pazar.
sabahın köründe, hava ağarmadan izmir'e varıyoruz. servisle eve geliyoruz. annem çökmüş. hava ağır ağır aydınlanırken mutfakta oturuyoruz. annem sonra birkaç günün keşke anlatmasa dediğim hikayesini anlatıyor. dinlerken içeri kaçmak istiyorum ama annemin anlatmaya ihtiyacı olduğu da belli.
öğlene doğru herkes dedemlerin evinde toplanıyor. öyle ankara ailesini temsilen bir kişi gelmiş falan değil. kuzenlerim, dayımlar, teyzemler; herkes. bir tek askerdeki bahadır abim yok. kimi koltukta, kimi sandalyede, kimi mutfakta kimi ayakta; kimi usul usul konuşuyor, kimi boş boş oturuyor. derken evin hemen yakınındaki, dedemin senelerdir cumaya, bayram namazına gittiği camiiden ezan okunuyor. sonra evde sessiz bir hareketlenme oluyor. bi an ne olduğunu anlamıyorum. bugüne kadar gerçek hayata gördüğüm en üzücü sahne. evin loş salonunda ilker abimin, emre abimin ve kemal dayımın yüzlerinin ellerine gömüldüğünü görüyorum. boyları 1.90 civarında, kendimi bildim bileli kocaman, yıkılmaz gördüğüm dağ gibi adamların omuzları sarsılıyor. herkes ağlamaya başlıyor. sonraki an sela okunduğunu duyuyorum. imamın sesi mi titriyor ben mi hayal ediyorum? dedemi sevmenin ne kadar kolay olduğunu düşününce, çok da şaşılacak şey değil.
yavaş yavaş aşağı inip cenaze namazı için camiiye gidiyoruz. ailemizde cenazede karalar giyinmek gibi geleneklerimiz olmadığı için çok memnunum. tabutun başındaki emre abimin halini, ellerini önünde kavuşturmuş, hafif hafif sallanışını, yüzündeki ifadeyi unutamıyorum. ben ona bakarken annem yanımda "emrem çok kötü durumda" diyor. dönüp ona bakıyorum. daha birkaç saat önceki çökmüş, tükenmiş kadın ne ara, nasıl toparladı da etrafındakileri çekip çevirecek hale geldi hayret ediyorum.
hep beraber mezarlığa gidiyoruz. bu sefer amcamın cenazesinde düştüğüm hataya düşmüyorum. kocaman bir ağacın gövdesinin arkasına saklanıyorum. "dedeni son görüşün" dediklerinde aklıma beyaz kefen gelmeyecek. yanıbaşımdaki kuzenim o hataya düşüyor ama. o ağlamaya başlarken ben ağaçta konvoy yapan karıncları izliyorum.
cenaze sonrası eve doluşma geleneği burada da var, ama amcamdakinin yarısı kadar bile rahatsız edici değil. öncelikle evde yapmıyoruz, apartman bahçesinde yemek servisi var, eve çok yakınlar çıkıyor sadece. böylece her şeyden uzak durma fırsatımız oluyor. kimlerin gidip geldiğini bile pek hatırlamıyorum. insan kalabalığının biraz uzağında bahçe duvarına ilişiyoruz kuzenim alican ve ablam ile. hava çok güzel, güneş var, tatlı tatlı rüzgar esiyor. küçükken bu taş zeminli apartman bahçesinde az vakit geçirmedik beraber. yan apartmanın bahçesinde başıboş duran klozet hakkında yorumlar yaparak bir cenaze evi için oldukça hoş vakit geçiriyoruz. pazartesi günü babam ve eniştemle otobüse binip ankara'ya dönüyoruz. salı günü okula gitmiyorum, sınava girmiyorum. pelin'le haber yolluyorum, hilmi selbes kendisinden beklenmeyecek bir anlayışla karşılıyor. okula döndüğümde 5-10 kere başın sağolsun diyor, sonra make-up sınavında geçiriyor. 100 üzerinden 20 mi ne alıyorum.
üstünden neredeyse 3 sene geçti. amcamın vefatında, amcam için üzülüyorum. dedemin vefatında, bizim için üzülüyorum.
amcam hiç evlenmedi, hiç çocuğu olmadı, sokakta, tek başına öldü. ölümünün sonrası, cenazesi, cenaze sonrası; hepsi sıkıntılıydı. amcamı son görüşüm tam bir faciaydı.
dedemin 60 senelik bir evliliği oldu. bayramlarda falan bütün aile bir araya geldiğimizde köşeye çekilir, çocuklarını, çocuklarının çocuklarını, çocuklarının çocuklarının çocuklarını mutlu mutlu izlerdi. her gittiği yerde, her tanıştığı insan onu sever, saygı duyardı. sabah kahvaltıya indiğimizde her türlü dilde günaydın dileyerek karşılardı bizi. en korktuğu şey birilerine muhtaç olmak, karısına, çocuklarına yük olmaktı. korktuğu hiç olmadı. ölümü, cenazesi ve sonrası benim için kolay, su gibi ve huzurlu akıp geçti. onu son görüşümse tablo gibiydi.
2009 yazında amcamın cenazesinden sora ben ve ablam dikili'ye döndük, annem babamın yanında kaldı ankara'da. sonra yaz tatilimiz bitti, akşam otobüsüyle biz ankara'ya alican izmir'e dönecekti. dedemlerin dikili'deki evi denize doğru dümdüz uzanan bi yolun baştan 4. evi. yolun başı dolmuşa binip otogara gideceğimiz anayola çıkıyor. anneannem ve dedemle vedalaşıp, eşyalarımızı yüklenip anayola doğru yürümeye başlıyoruz. hepi topu 20-30 metre. güneş yavaş yavaş batıyor. el sallamak için arkamı dönüyorum. dedem ve anneannem bahçe kapısın demirlerine asılı kalın demir telden "erdil" yazısının arasında kaybolduğu boru çiçeğinin altında yanyana durmuşlar. o çiçekten gelen arı vızıltısını hala az çok duyabiliyorum. yolun sonunda koca okaliptus ağacı görünüyor. ağacın hemen altındaki bank minik bir nokta. deniz akşam güneşinde parlıyor. puslu havanın arkasında sadece morumsu silüeti görünen midilli adası, spatulayla tuale rastgele çizilmiş gibi. yolun diğer tarafındaki otlar hafif rüzgarda kımıldanıp güneşte altın altın parlıyorlar. aynı altın güneş anneannemle dedemin yüzlerine vuruyor. ne denizden gelen çocuk bağrışması, ne araba kamyonet vs. sesi, ne komşuların bitmek bilmeyen gürültüleri; hiç ses yok. arnavut kaldırımı yolda onca eşyayla önüme bakarak yürümenin daha hayırlı olacağını bildiğim halde, kafamı önüme çeviremiyorum. dedem uzunca bir süredir her ayrılışımızda "hakkınızı helal edip" diyip ağlamaklı olur. ama ben her seferinde bir daha görüşeceğimizden emin olduğum için ciddiye almam. ama bu sefer ben de ciddiyim. içime son görüşüm olduğumu doğuyor, yoksa son görüşümün böyle olmasını mı istiyorum. dedemi kaybetmek değil, çok sevdiğim bir insanı son görüşümün kefen içinde ya da hasta çökmüş halde değil, böylesi güzel tablo içinde olmasını istiyorum. biz anayoldaki durağa varıp, onlar içeri girene kadar bakıyorum. onlar içeri girdikten sonra bakmaya devam ediyorum. deniz parlamaya, otlar sallanmaya devam ediyor. dolmuşa binip otogara gidiyoruz. otobüslerin kalkmasını beklerken alican ve aslınur bi banka oturuyorlar, ben de karşılarında ayakta duruyorum. sohbet ederken uzun uzun onlara bakıyorum. o sahne de kafama kazınıyor. hatta öyle kaznıyor ki bir sene sonra tobb üniversitesi güzel sanatlar fakültesi girş sınavında "şehirlerarası otobüs terminalinde otobüs beklerken sohbet eden insanlar çizin" diye soru çıkıyor. kafama kazınan o sahneyi tıkır tıkır çiziyor, 3.lükle tam burs alıp geleceğimi şekillendiriveriyorum.
row, row, row your boat,
gently down the stream.
merrily, merrily, merrily, merrily,
life is but a dream.
kaybettiğim 4. yakınım gofret, ama onu uzun uzun anlatmayacağım. fazla uzattığım için değil, saat 2.30 olduğu için de değil. onun gidişini, haberini alışımı da diğerleri kadar ayrıntılı hatırladığımı biliyorum. ama düşünmek bile istemiyorum. yatağa göğsümde oturan fille girmek istemiyorum. onu sadece bana olan aşırı ilgisiyle, gözümün içine bakan buz mavisi gözleriyle, solaklığıyla, şimdiye kadar halimden en çok anlayan canlı olması ve olanca güzelliği ve karizmasıyla hatırlamak istiyorum. gofret öldükten sonra iki dünya güzeli kedi aldık, onlar bize 3 dünya güzeli bebek yaptılar. şimdi bütün gün evimizde koşturan küçük ibişler var. hepsini dünyaları verseler değişmeyecek kadar, kendi canımdan çok seviyorum. bir sürü güzel arkadaşım var ve "kahramanım" diyebileceğim insanlar tanıdım. fakat; kimilerine çok absürt, belki ezikçe gelecek olsa da umrumda değil; dört nala 20. yaşıma gittiğim bu günlerde, en büyük kahramanım ve en yakın arkadaşım hala ölen kedim gofret ve bu yakın zamanda değişmeyecek.
bu yazıya j.k rowling'in ölüm sahnesi yazmaktaki başarısından bahsetmek için başlamıştım, o yüzden şununla kapatıcam:
and hermione was struggling to her feet in the wreckage, and three red-headed men were grouped on the ground where the wall had blasted apart. harry grabbed hermione's hand as they staggared and stumbled over stone and wood. "no - no - no!" someone was shouting. "no! fred! no!" and percy was shaking his brother, and ron was kneeling beside them, and fred's eyes stared without seeing, the ghost of his last laugh still etched upon his face.
the world had ended, so why had the battle not ceased, the castle fallen silent in horror, and every combatant laid down their arms? harry's mind was in freefall, spinning out of control, unable to grasp the impossiblity, because fred weasley could not be dead, the evidence of all his senses must be lying.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder