aslında gerçekten çok güzel arkadaşlarım var.
biri harvard çocuğu olduğun için bugün yoktu. aramızda bir kıta bir de okyanus var.
biri deli. çok zeki ve çok yetenekli. ama beyni alternatif bir dünyada yaşıyor. erkek olsaydı kesin kendine aşık olurdu çünkü bütün zevkleri aynı. kıbrıs'ta gününü gün etmekle meşgul olduğundan o da bugün yoktu.
bi tanesi hayatımı daha güzel yapacak bu sene. hani böyle tam en yakın arkadaş.
birinin ismini anneannesi telefonda koymuş gamzeleri olduğunu bilmeden. hep çok minik ve çok iyi kalpliydi. bugünün bilek güreşi müsabakalarının makedonya'sıydı ama bana elendi.
biri su gibi bi kız. nasıl güzel nasıl tatlı. bazen 3 sene önce midesinde uçuşup rüzgar yapan kelebeklerin üşütmesini hatırlayıp ağlayana kadar gülüyoruz.
biri büyüyünce veteriner olacak. şu an kendisini otobüs sanıyor. haftaya da kumpir olacakmış.
bütün günü yoğurtlar konuşuyor'u, sivrisinek ısırığıdan ölen adamı, belgeselimizi, tımarhane videomuzu, depeche-toi'yı, bonibon kutusu savaşlarını, atıl'ı, çagep bir'i, 2 sene boyunca nugget yememizi, figen inci'yi, su bidonlarını, orhan avşar'ı, sena'nın orhan avşar'ın keline atfen "üstü çık ferrari gibisiniz hocam" demesini, sibel türkoğlu'nu, ümit yaşatürk'ü, aydın ünal'ı, kemal dayanır'ı, zafer hoca'yı, zafer hoca'nın "benim sınıfımdan kimse müdüre gidemez, gitmek isteyen varsa kapı orada" demesini, gamze'nin zafer hoca taklidini, zafer hoca'nın okuldan ayrılıp armada l.c.waikiki'de mağaza müdürü olmasını ve gidip onu rahatsız etmemizi, bütün fransızca hocalarının kıvırcık saçlı, anoreksik ve deli olmasını ve şu an unuttuğum son 6-7 seneye sığdırılmış tonlarca güzel anıyı yad ederek geçirdik.
önce imge kitabevi'nin kafesine oturduk. yeşimlerle gittiğimizden beri gitmemiştim. o zaman da garson adisyonumuzu çöplerle birlikte alıp sonra bize "siz attınız di mi yaramazlar sizi" demişti. bugün limonata istedim. yok dediler. şeftalili soda istedim. şeftali yok çilekli içer misin dediler. olur dedim. vişneli soda getirdiler. 15 dakika sonra yandaki masaya limonata geldi. sonra garson önüme çatal bıçak koydu. birkaç dakika sonra gelip "bıçağı kullanmayacaksan alıyorum" dedi. daha yemeğim bile gelmemişti, niye darıldı anlamadım. al dedim. birkaç dakika sonra yanıma boş sandalye koydu. bıçağım sandalye olarak geri geldi diye sevindim. birkaç dakika sonra gelip sandalyeyi de götürdü.
oradan çıkıp former uykusuz republic of don kişot'a gittik. uykusuz ankara'nın en şahane yeri değil belki ama artık ev gibiydi. turgay garsonumuz değil arkadaşımız olmuştu. içeride melon adındaki dünya güzeli köpek ve kapkara bir kedi dolanıyordu. çalışanlar arasında çok yakışıklı bir abi kardeş vardı. çok güzel müzikler çalardı. bilgisayar ortada dururdu istediğin zaman müziği değiştirirdin. biri müziği değiştirdiğinde kimse ikinci kere müdehale etmezdi ama. uzun beyaz saçlı yaşlı bi amca vardı. hipi hipi giyinir arada balkona çıkar akordeon çalardı. yakışıklıların abi olanı bir kere kasada snatch izleyerek kalbimi çalmıştı. ne zaman ki soul kitchen'ı açtılar önce melon gitti. sonra yakışıklıklılar gitti. sonra şirin menüler gitti. bu gidişimizde turgay da yoktu. tatile çıktı diye umuyorum. zaten zam da yapmışlar. 2 tane çaya 3 lira verdim içime oturdu.
biri harvard çocuğu olduğun için bugün yoktu. aramızda bir kıta bir de okyanus var.
biri deli. çok zeki ve çok yetenekli. ama beyni alternatif bir dünyada yaşıyor. erkek olsaydı kesin kendine aşık olurdu çünkü bütün zevkleri aynı. kıbrıs'ta gününü gün etmekle meşgul olduğundan o da bugün yoktu.
bi tanesi hayatımı daha güzel yapacak bu sene. hani böyle tam en yakın arkadaş.
birinin ismini anneannesi telefonda koymuş gamzeleri olduğunu bilmeden. hep çok minik ve çok iyi kalpliydi. bugünün bilek güreşi müsabakalarının makedonya'sıydı ama bana elendi.
biri su gibi bi kız. nasıl güzel nasıl tatlı. bazen 3 sene önce midesinde uçuşup rüzgar yapan kelebeklerin üşütmesini hatırlayıp ağlayana kadar gülüyoruz.
biri büyüyünce veteriner olacak. şu an kendisini otobüs sanıyor. haftaya da kumpir olacakmış.
bütün günü yoğurtlar konuşuyor'u, sivrisinek ısırığıdan ölen adamı, belgeselimizi, tımarhane videomuzu, depeche-toi'yı, bonibon kutusu savaşlarını, atıl'ı, çagep bir'i, 2 sene boyunca nugget yememizi, figen inci'yi, su bidonlarını, orhan avşar'ı, sena'nın orhan avşar'ın keline atfen "üstü çık ferrari gibisiniz hocam" demesini, sibel türkoğlu'nu, ümit yaşatürk'ü, aydın ünal'ı, kemal dayanır'ı, zafer hoca'yı, zafer hoca'nın "benim sınıfımdan kimse müdüre gidemez, gitmek isteyen varsa kapı orada" demesini, gamze'nin zafer hoca taklidini, zafer hoca'nın okuldan ayrılıp armada l.c.waikiki'de mağaza müdürü olmasını ve gidip onu rahatsız etmemizi, bütün fransızca hocalarının kıvırcık saçlı, anoreksik ve deli olmasını ve şu an unuttuğum son 6-7 seneye sığdırılmış tonlarca güzel anıyı yad ederek geçirdik.
önce imge kitabevi'nin kafesine oturduk. yeşimlerle gittiğimizden beri gitmemiştim. o zaman da garson adisyonumuzu çöplerle birlikte alıp sonra bize "siz attınız di mi yaramazlar sizi" demişti. bugün limonata istedim. yok dediler. şeftalili soda istedim. şeftali yok çilekli içer misin dediler. olur dedim. vişneli soda getirdiler. 15 dakika sonra yandaki masaya limonata geldi. sonra garson önüme çatal bıçak koydu. birkaç dakika sonra gelip "bıçağı kullanmayacaksan alıyorum" dedi. daha yemeğim bile gelmemişti, niye darıldı anlamadım. al dedim. birkaç dakika sonra yanıma boş sandalye koydu. bıçağım sandalye olarak geri geldi diye sevindim. birkaç dakika sonra gelip sandalyeyi de götürdü.
oradan çıkıp former uykusuz republic of don kişot'a gittik. uykusuz ankara'nın en şahane yeri değil belki ama artık ev gibiydi. turgay garsonumuz değil arkadaşımız olmuştu. içeride melon adındaki dünya güzeli köpek ve kapkara bir kedi dolanıyordu. çalışanlar arasında çok yakışıklı bir abi kardeş vardı. çok güzel müzikler çalardı. bilgisayar ortada dururdu istediğin zaman müziği değiştirirdin. biri müziği değiştirdiğinde kimse ikinci kere müdehale etmezdi ama. uzun beyaz saçlı yaşlı bi amca vardı. hipi hipi giyinir arada balkona çıkar akordeon çalardı. yakışıklıların abi olanı bir kere kasada snatch izleyerek kalbimi çalmıştı. ne zaman ki soul kitchen'ı açtılar önce melon gitti. sonra yakışıklıklılar gitti. sonra şirin menüler gitti. bu gidişimizde turgay da yoktu. tatile çıktı diye umuyorum. zaten zam da yapmışlar. 2 tane çaya 3 lira verdim içime oturdu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder