30 Mayıs 2011 Pazartesi

happy endings, they still don't bore me: l'arnacoeur

bugün ders olmadığı halde filiz hocayla çalışmaya gittik, sonra 14.05'te sinamaya mı gitsek dedik, 14.07'de 14.15'deki filme gitmeye karar verdik ve 14.18 gibi salondaydık. çok heyecanla gitmedim zira fransız filmlerinin çok meraklısı değilimdir, ama çok sevdim, çok tatlı olmuş. vanessa paradis'in ön dişlerinin arasından otoban geçebilir ama çook zarif bi kadın. biraz holivutvari senaryosu var ama bi jennifer aniston romantik komedisi de değil. andrew licoln'ü görmek de sürprüz oldu. the walking dead'in 1. sezonunu 7 kere izleyince adamın o güney aksanı kafama kazınmış londralı londralı konuşunca afalladım. sonracığıma o monako nasıl güzel bir yerdir, onlar ne tatlı ışık kullanmalardır öyle. ben de monako'da evlenicem.
şimdi bi resim koycam, spoiler gbi gelecek ama aslında pek de spoiler değil. sonunda bi absürdlük beklememin tek nedeni fransız filmi olması, yoksa filme kendi içide bakınca pek de ters köşeye yatırdığı yok, ne olacağını kestiriyorsunuz. zaten filmin olayı da sonu değil. aynı konu üzerine çekilen zibilyonuncu film olabilir ama şimdi ben burada bütün olayı anlatsam bile, içinde öyle tatlı öyle komik manzaralar, sahneler vesaireler var ki taş kalpli olmak lazım zevk almamak için. aslında sonunu da mutlu bulmadım zaten. herkes mutlu olacak güzelim aksanlı adam boynu bükük kalacak, olmaz. :)

bi de müzikler de çok tatlı olmuş. son of a preacher man ile başlıyor zaten. bi de fuckin' in the bushes'ın değişik bir versiyonu serpiştirmişler araya. güzel olmuş güzel.

Hiç yorum yok: