O kadar dizi izledim ve hala izlediğim en güzel sezon finallerinden birinin The O.C. s2xe24 “The Dearly Beloved” bölümü olduğu kanısındayım. The O.C. Ne bir Breaking Bad ne bir Battlestar’dır tabii, öyle pek derinlere inmişliği yoktur yüzeysel bi dizidir hatta; ama güzeldi izlemek, hala güzel. Tam bir “soap opera” idi ama böyle bi kavak yelleri falan gibi bin bir kombinasyonun denendiği, “sonra hepsi bahçivana” durumu da olmadı pek. Ryan Summer’a hiç yan bakmadı mesela akljfe. Amerikan ençlik dizisiydi ama kendi içinde tutarlıydı da. Her bölümünde okyanus manzaralarını, ağaçları çimenleri çiçekleri böcekleri, temiz güzel insanları, kendiminkinden tamamen farklı bambaşka bi hayatı izlemek hoşuma gidiyordu, hatta belki iyi geliyordu. Tabii o zamanlar ben 13 yaşında falandım. Şimdi bir daha izlerken çok da yüzeysel gelmiyor. Hatta biraz fantastik gelebilir ama fazla kasmadan bile kendinden bir şey buluyor insan. Diziyi yapanlar muhtemelen bunu amaçlamadılar tabii; ama gerçekten, şaka gibi de gelse, ben Ankara’daki odamda yırtık tişörtümü giymiş ayaklarımı masaya uzatmış malikanelerinde kokteyller falan verip pembe dizi yaşayan insanları izlerken o insanlarda kendi hayatımdan, kendi insanımdan bir şeyler bulabiliyorum. İnsan her yerde insan çünkü, kültür, iklim, giyilen kıyafetler, yenilen yemekler; hepsi bir yere kadar değiştiriyor insanı; anne olmak, baba olmak, ergen olmak, hayalkırıklığına uğramak, kıskanmak, aşık olmak vs. evrensel kavramlar olarak kalıyor geride. Bunlar insanın daha özünde olduğundan, kültür ya da başka bir şey tarafından kolay erişilemediklerinden belki. Sandy ve Kirsten’ın iyi ebeveyn kötü ebeveyn tartışması Anadolu’nun bağrındaki bir aileye çok mu uzaktır mesela? Yahut ergenliğini Seth gibi yaşayan birini arasak bulamaz mıyız dünyanın herhangi bir yerinde? Öyle işte. Ha bir de itiraf etmeliyim ki Sandy gibi ütopik bir babanın bile çuvallayabiliyor oluşu iyi hissettirmişti bana.
Bir de müzik olayı var bu dizinin. Şimdi bakıyorum da şu an ipodumda bulunan müziklerin yarısı belki daha fazlasını çalmışlar The O.C.’de. ben Halelujah adlı o muhteşem yapıt ve Jeff Buckley’nin kadife sesiyle birinci sezonun final bölümünde Ryan Theresa’nın arabasında giderken, Marissa arkasından bakarken, Seth Summer Breeze’iyle denize açılırken tanıştım mesela. Sadece o değil neler neler çaldılar. Interpol’den Editors’a, Joseph Arthur’dan Alexi Murdoch’a, Coldplay’e, şimdi hatırlayamadığım nice güzelliği çaldılar, tam sahnesine cuk oturtarak. Hani sadece arakdan giren müzik değil, baya baya konserler vardı dizide. İlk sezon ağzımıza çalınan bir parmak bal olarak Rooney’nin ardından ikinci sezon The Bait Shop’u açıp hemen hemen her bölüm bi grubu getirdiler. The Killers, Death Cab For Cutie, The Thrills, The Walkmen, vs. vs.
Bahsettiğim sezon finaline gelirsek, El Manana’yla başlıyor bölüm, kötü devam etmesi mümkün olamaz o yüzden.
Hemen arkasından Jimmy ve Hailey’nin cenaze için dönmesi bir şekilde yine kendimden bir şey bulmamı sağlıyor. Hailey’nin Kirsten’ı evden uzaklaştırması, Jimmy’nin güleryüzle hatır sorması, havadan sudan bahsetmesi direk dayımın amcamın cenazesi için İzmir’den apar topar gelip sırf varlığıyla ruh halimi birkaç seviye yukarı taşımasını hatırlattı.
Cenaze sahnesiyse daha iyi olamazdı bence. Imogen Heap’ten Hide and Seek’i başı çalmaya başlarken arabaların gelişi, altın rengi günbatımı ışığında kocaman çamlar altındaki cenaze, tuahf bir şekilde güzel., şarkıyı da tam yerinde kesmişler.
Cenazeden sonra Cohenlerin evlerinde verdikleri kokteylimsi yemeğimsi şeyden bunalan genç kahramanlarımızın odalarına kaçıp oyun oynamaları; dedemin cenazesinden sonra verilen yemek sırasında Aslınur ve Alican’la birlikte apartman bahçesinde oturup yan apartmanın park yerindeki klozet hakkında konuşmamız.
Sonra bu genç kahramanlar oradan çıkıp Bait Shop’a gidiyorlar. Genelde indie indie gruplar izlediğimiz Bait Shop bu sefer dj çıkarmış dıpçıkadıptıs çalıyor bangır bangır ama bi de bakıyoruz çalan aslında sevilesi dıpçıkadıptıs örneklerinden The Bravery – Honest Mistake.
Sonra hebeleler hübeleler ve o efsanevi final sahnesi. Bi sırıtan Ryan biraz fazla kabızlaşmış. O zamanlar kendine has bir güzelliği olan fakat eblekliği ve gargara yapar gibi konuşmasıyla antipati toplayan Mischa hanım kız bile iyi kotarmış. Tabii o silah ateşlendiğinde geri tepmemesi falan gbi mantıksızlıklar tam silahın patladığı anda giren cenazede yarısında kesilen Hide And Seek’in “mmm what you saay” kısmıyla unutulup gidiyor. Açıkçası o andan sonra Mişa’nın yüzündeki ifade değişimini çok başarılı buldum şu an. Asıl bomba Trey’i oynayan adam ama. Dizide çok bok bi karakteri canlandırsa da güzel ses+yetenek. Altına aldığı kardeşinin beynini patlatmak üzere kalkmış elini indirdikten sonra attığı bakışlar “dizi tarihinin en iyi bakışları” listemde 10. Sıraya yerleşti. 1. Sırada tabii ki Breaking Bad 3. Sezon finalinin sonunda Jesse’nin Gale’a bakışı var. 10. Sırayla 1. Sıra arasında kimse yok çünkü Aaron Paul’ün o performansının yaınına kimseyi yaklaştırmıyorum şu an.
Bir de müzik olayı var bu dizinin. Şimdi bakıyorum da şu an ipodumda bulunan müziklerin yarısı belki daha fazlasını çalmışlar The O.C.’de. ben Halelujah adlı o muhteşem yapıt ve Jeff Buckley’nin kadife sesiyle birinci sezonun final bölümünde Ryan Theresa’nın arabasında giderken, Marissa arkasından bakarken, Seth Summer Breeze’iyle denize açılırken tanıştım mesela. Sadece o değil neler neler çaldılar. Interpol’den Editors’a, Joseph Arthur’dan Alexi Murdoch’a, Coldplay’e, şimdi hatırlayamadığım nice güzelliği çaldılar, tam sahnesine cuk oturtarak. Hani sadece arakdan giren müzik değil, baya baya konserler vardı dizide. İlk sezon ağzımıza çalınan bir parmak bal olarak Rooney’nin ardından ikinci sezon The Bait Shop’u açıp hemen hemen her bölüm bi grubu getirdiler. The Killers, Death Cab For Cutie, The Thrills, The Walkmen, vs. vs.
Bahsettiğim sezon finaline gelirsek, El Manana’yla başlıyor bölüm, kötü devam etmesi mümkün olamaz o yüzden.
Hemen arkasından Jimmy ve Hailey’nin cenaze için dönmesi bir şekilde yine kendimden bir şey bulmamı sağlıyor. Hailey’nin Kirsten’ı evden uzaklaştırması, Jimmy’nin güleryüzle hatır sorması, havadan sudan bahsetmesi direk dayımın amcamın cenazesi için İzmir’den apar topar gelip sırf varlığıyla ruh halimi birkaç seviye yukarı taşımasını hatırlattı.
Cenaze sahnesiyse daha iyi olamazdı bence. Imogen Heap’ten Hide and Seek’i başı çalmaya başlarken arabaların gelişi, altın rengi günbatımı ışığında kocaman çamlar altındaki cenaze, tuahf bir şekilde güzel., şarkıyı da tam yerinde kesmişler.
Cenazeden sonra Cohenlerin evlerinde verdikleri kokteylimsi yemeğimsi şeyden bunalan genç kahramanlarımızın odalarına kaçıp oyun oynamaları; dedemin cenazesinden sonra verilen yemek sırasında Aslınur ve Alican’la birlikte apartman bahçesinde oturup yan apartmanın park yerindeki klozet hakkında konuşmamız.
Sonra bu genç kahramanlar oradan çıkıp Bait Shop’a gidiyorlar. Genelde indie indie gruplar izlediğimiz Bait Shop bu sefer dj çıkarmış dıpçıkadıptıs çalıyor bangır bangır ama bi de bakıyoruz çalan aslında sevilesi dıpçıkadıptıs örneklerinden The Bravery – Honest Mistake.
Sonra hebeleler hübeleler ve o efsanevi final sahnesi. Bi sırıtan Ryan biraz fazla kabızlaşmış. O zamanlar kendine has bir güzelliği olan fakat eblekliği ve gargara yapar gibi konuşmasıyla antipati toplayan Mischa hanım kız bile iyi kotarmış. Tabii o silah ateşlendiğinde geri tepmemesi falan gbi mantıksızlıklar tam silahın patladığı anda giren cenazede yarısında kesilen Hide And Seek’in “mmm what you saay” kısmıyla unutulup gidiyor. Açıkçası o andan sonra Mişa’nın yüzündeki ifade değişimini çok başarılı buldum şu an. Asıl bomba Trey’i oynayan adam ama. Dizide çok bok bi karakteri canlandırsa da güzel ses+yetenek. Altına aldığı kardeşinin beynini patlatmak üzere kalkmış elini indirdikten sonra attığı bakışlar “dizi tarihinin en iyi bakışları” listemde 10. Sıraya yerleşti. 1. Sırada tabii ki Breaking Bad 3. Sezon finalinin sonunda Jesse’nin Gale’a bakışı var. 10. Sırayla 1. Sıra arasında kimse yok çünkü Aaron Paul’ün o performansının yaınına kimseyi yaklaştırmıyorum şu an.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder