güzel günler geçirdiğimde her ayrıntısına kadar yazmak istiyorum, kaçta kalktım, kaça çıktım, nereye gittim, ne dinledim, kiminle ne konuştum; hepsini yazmak istiyorum. çünkü bi gün geliyor bu günü yaşadığımı unutuyorum, bu yazı birden karşıma çıkıveriyor, tekrar yaşıyorum.
öncki günün yorungluğunu atamadan 8'de klakıp banyo yaptım, çıktım okula gittim. okulda bugünkü dersin final projesinin portfolyo oluşturmak için blog hazırlamak olduğnu öğrendim. hava mükemmeldi, okuldan çıktım armada'ya yürüyüp eve döndüm.
bugün pek kıymetli birinin doğum günüydü, geceden minik bir jest yapmıştım. eve döndükten sonra makarnamın pişmesini beklerken minik jestimin hoşa gittiğini görüp ben de mutlu oldum.
tekrar evden çıkıp kızılay'a gittim. bütün bunlar olurken her an güzelim müziklerin arkada çalıyor olması daha da güzelleştiriyor her şeyi. kızılay'a biraz erken vardım, elif gelmelerine daha 15-20 dk olduğunu söyleyince kızıly'da dolanmaya başladı. o mükemmel bahar havasında, akşamüstünün altın rengi ışığında, bi de kulaklarında güzel müzikle meşrutiyette, konur'da, karanfil'de gezmek; normal zamanlarda çirkin gelen yolları, kaldırımları, mağazaları, insanları güzelleştiriyor. senelerdir ilk defa kızılay'da temiz hava soluyor gibiydim. gezinmeyi bırakıp gama iş hanı'nın önünde beklemeye başladım. 5-10 dk bekledikten sonra elif geldi armağan'la. elif'i çok sevyorum. yıllardır o kadar çok bombastik anı birikti ki, üzerlerinden geçip bir daha yaşayayım dediğimde beynim erör veriyor. elif'i guitr hero'yla çıkacağı <180 degree> dünya turuyla, viji vijisiyle, her şeyiyle çok seviyorum. nalet okullarımız görüşmemizi engellediğinde, her vuslatımızda bi 5 dk sarılma faslı oluyor. armağan'ı da sevdim. gayet iyi niyetli, centilmen ve komik.
daha sonra yemek yemeye uykusuz'a gidelim dedik, ama sonra çok vakit alaağından vazgeçtik ve en yakındaki aba piknik'e girdik. aba piknik'te kasaya siparişini verir paranı ödersin, onlar fiş verir, o fişle gidip yemeğini alırsın. biz ortada ne yesek diye tepedeki menülere bakarken liseli bi çocuk doğradan bana gelip elindeki fişi elime vermeye çalışarak "ya ben tatlı aldım da yemicem sen al" dedi. "yok istemiyorum teşekkür ederim" diyince de çıktı gitti. bunu üzerine çıkan espiriler baya bi eğlenceliydi. "belki arkasına telefon numarasını yazmıştır ama o tipten pek medet umma derim ben, okul numarasını falan yazmıştır." diye başlayıp salona kadar sürdüler. metroda bi de ters kapıdan inmeye çalışma olayı mükemmeldi.
metrodan çıkıp direk salona geçtik. atatür spor salonunu seviyorum ben. ortaokul mezuniyetimiz orada yapılmıştı. bizim mezuniyet öğlen, liseninki akşamdı. öğlen ben akşam aslınur mezun oluyordu. bizim mezuniyetten sonra gamzelerle sporcu çıkışının orada oturup bandoya dağıtılan kumandaları yiyişimiz çok net gözümün önünde canlanıyor hala. neyse, salona girdik, tribünlere çıkarkenki merdiveni de seviyorum orada. yani sadece maçtan önce çıkmayı. o sırada salondan bazen canlı saksafon sesleri, bazen blues, bazen dıpçıkadıptıs, bazen rock'n roll sesleri geliyor. merdivenden çıkıp salonu gördüğümüzde binlerce dans eden insanla karşılaşacakmışım geliyor her seferinde. geçen telekom maçında oturduğumuz yerin anısına oturduk, bizim bençin sol çaprazında, 5. sırada falan. sonra bizimkiler çıktılar, ısındılar uzun uzun. rakocevic ısınırken bile glücükler atıyordu etrafa. sonra maç başladı, ufuk sarıca baş antrenörlüğe yakışmış, karizması hep var zaten, oyuncuyken de, yardımcı koçken de, yolda yürürken de. koç karizması da ayrı bi hava katmış. perasovic zamanında hiç süre almayan ender ve dudley'le başladık. ufuk sarıca ilk başa geldiğinde söylemişti zaten, "bizim ara trnsferimiz ender dudley ve cenk" diye. birde şeyi hatırlıyorum, murray'le anlaşma imzalandığı gün bi tv programına çıkmış, sunucu anlaşmanın resmileştiği haberini verince "tatlı tatlı konuşuyoruz şimdi oraya girmeyelim" demişti, her halinden belliydi memnun olmadığı. o yüzden murray'nin dışarıda kalması çok şaşırtıcı olmadı. ufuk hoca (ufuk sarıca ufuk hoca oldu lan) kenarda kimseye aşırı tepkiler vermiyor, gerçi tepki verilecek bi şey de yoktu şu maçta ama, sakin sakin konuşuyor, anlatıyor, çok kuul. zaten herkes tarafından seviliyordu takımda. ufuk sarıca'nın yanında, takımda snunda sahada sürekli iletişim haline geçmeyi öğrenmiş. herkes ayrı telden çalıyordu, şimdi srekli birbirlerine sesleniyorlar, el kol yapıyorlar, toplaşıyorlar. hatta ilk çeyrekte yine toplaşmışlardı, ender yanlarına gelmeyip uzaktan seslenince thornton'ın bi fırçası var, bi daha sevdim onu. ilk çeyrek başa baş gibi görünse de hiçbi varlık gösteremedi telekom. hücumda çok güzel top döndürmeye başlamışız, tk bi kişinin elinde 15 saniye harcamıyoruz. savunmayı da iyi yapıyoruz, ama hala birebirde çok kolay geçiliyor bazıları. 3-5 ane bomboş üçlük verdik, ama oturacak gibi zamanla. ilk yarı sadece 1 (bir) top kaybı yapmışız, maçı da 7 top kaybı 20 asistle tamamlamışız. kadrodaki herkes oyuna girdi ve nachbar hariç hepsi sayı buldu, nachbar da çok şansız bikaç şu kaçırdı ve fazla da oynamadı ama asisti var bikaç tane. diyeceğim o ki takım doğru yolda gibi. bi ara 20 saıya çıkan fark 8 ile bitti ama suni fark o, son dakikada atılan üçlüklerle indi. yoksa maçı salma gibi bi durum da olmadı pek. karşıdakinin telekom olması da deney yapmaya müsait bi ortam oluşturdu, o yüzden iyi oldu. rasim başak'ı yenmek her zaman büyük bi zevk. göt erif.
devre arasında sahaya minik minik çocuklar doldu, bikaç top verdiler ellerine basket oynamaya çalıştılar. ortalıkta çılgınca koşturan dizime kadar anca gelecek boyda cicili bicili bi kız çocuğu koştururken kafasına havay atılan toplardan biri düştü. bugüne kadar gördüğüm en komik şeylerden biri olması muhtemel. çocuk topun kafasına temas etmesiyle ezilmiş böcek gibi yere yapıştı. sorna gayet rahat bi şekilde kalkıp koşturmaya devam etti.
bi zamanlar güzel elli vujanic'in oturduğu bençin hemen arkasında bu sefer murrey vardı tek başına. bi bere takmış ama bere zamanlakafasından kayıp balıkçı beresi halini alıyor. adam otururken bere yine balıkçı beresine döndü, üstüne bi de kendi mi yaptı kaydı mı bilmiyorum ama yan duruyordu. fransız balıkçı gibi olmuştu. molda we will rock you çalarken önündeki reklam paosuna vurarak ritm tumaya, kendi kendine dans etmeye başlıyordu hemen, çok şekermiş.
maç sonu klasiği olarak sporcu çıkışına gittik ama dünya şampiyonasının etkii mi neyse artık, hayvan gibi kalabalıktı. eskiden öyle olmazdı hiç, otobüs salonun dışında bekler, oyuncular çıkar, otobüse yürürken fotoğraf çektirir, imza verir, hatta ermal abi kasun gibileri durur sohbet eder, sonra otobüse biner giderlerdi. bu sefer o kalabalıktan korumak için adamları otobüsü hemen kapının dışına çektiler, kapıdan otobüse yol açmak için de etten duvar ördüler. hoşuma gitmedi açıkçası bu popularite, ne gzel biz bize olurduk orada hep. "ceöönk" "nachbar'ı istiyoruaaam" iye anıran kızlar da cabası. hele nachbar geçerken güvenlik itti diye "ben de ellemek istiyoroaaam" diye anıran bi kız vardı ki evlere şenlik. murray oynmadığı çin ilk o çıktı hemen, bikaç kişiye imza verdi, fotoğraf çektirdi sonra otobüse çıktı oturdu bizi izlemeye başladı. diğerlerini beklerden ona el salladım. o da bana el salladı. sonra birbiimize el kol yapmaya başladık. fotoğrafını çekicem dedim bi sürü poz verdi çılgın çılgın. ama o itiş kakışta kaymış hepsi, bi tanesi düzgün çıkmış. rakocevic içeride göründü ama bi saat çıkmadı dışarıyı izledi. nachbar pek bir düşünceliydi. bu beraber çekilen fotoğraflar koleksiyonum oluyordu benim, nachbar'la rakocevic'le bi fotoğraf olsun çok istiyordum ama olmadı.
nachbar'la rako da bindikten sonra ender'le keremler kaldı bi tek, onları beklerken biz de kalabalıktan kaçıp otobüsün öbür tarafına geçtik. nachbar, arkasında vujcic, onun arkasında rako, onun arkasında roberts ve onun arkasında da sinan oturuyordu. maçtan sonra hepsi tlefona sarılıyorlar, uzun uzun konuşuyorlar. thornton'ın ailesiyle konuştuğunu biliyorum diğerleri de muhtemelen öyledir. bu sırada dışarı bakıp duruyorlar, nachbar'a da el salladım, o da gri el salladı ama yüzünde niye hareket çekmişim gibi bi ifade vardı bilmiyorum. vujcic sırtını cama vermiş oturup telefonla konuşuyordu, biri baksın diye cama vurunca bi an haşimle dönüp el kol yaptı, o an acıdım adamlara. sinan da teknolojik cihgazlarından birine yumulmuş dışarıyla pek ilgilenmiyordu. roberts şapkasını çıkarıp çıkarıp tuhaf şekillerde takıyor bi yandan da dudak nemlendiricisi sürüyordu, o anı fotoğrafladım hatta mehehe. o işlerini bitirince de o da çıkardı ipad'ini onunla uğraştı. rako'cuğum canım benim, o da geri el salladı, fotoğraf çektiğimi görünce telefonla konuştuğu halde durup gülümsdi - o da düzgün çıkmamışo ayrı- sonra thumbs up yapıp göz kırptı. şu adamı bi kere daha canlı izlemek için play-offlara gidebilirim gayet para biriktirip, ciddi ciddi düüşnüyorum. ender ve keremlerde binip yerleşti, dışarı da insanlar isimlerini anırırken suratlarındaki sırıtış da çok şekerdi. önümde bagajı açtılar, içine girip gidesim geldi ciddi ciddi. sonra tamamen yerleşip havaalanına doğru yola çıktılar, suyum olsa dökecektim arkadalarından.
onlar gittikten sonra elif'le armağan beni gururlu güçlü ankaragüçlüler arasında yalnız bırakmadılar sağolsunlar, 5-10 dk sonra da bizimkiler geldi zaten. vedalaştık ve ben yeni arabamıza bindim, annemin arabasından klan cdlerden birini koymuşlar, eagles çalıyor, mis gibi yeni araba kokusu, rahat koltuklar, yüksek tavan; o an daha mutlu olmm mümkün değildi sanırım. ailecek mutluyduk o an. çok kötü günlerden geçtik, o araba düzlüğe çıkışımıza resmileştirmiş gibi sanki. o güzelim müzikler eşliğinde eskişehir yolu'ndan geçmek, yeniden annemin kullandığı bi arabada olmak, her şeyiyle çok güzeldi. hatta keşke eve hiç gelmesek, sabaha kadar eskişehir yolu'nda gidip gelsek istedim.
öncki günün yorungluğunu atamadan 8'de klakıp banyo yaptım, çıktım okula gittim. okulda bugünkü dersin final projesinin portfolyo oluşturmak için blog hazırlamak olduğnu öğrendim. hava mükemmeldi, okuldan çıktım armada'ya yürüyüp eve döndüm.
bugün pek kıymetli birinin doğum günüydü, geceden minik bir jest yapmıştım. eve döndükten sonra makarnamın pişmesini beklerken minik jestimin hoşa gittiğini görüp ben de mutlu oldum.
tekrar evden çıkıp kızılay'a gittim. bütün bunlar olurken her an güzelim müziklerin arkada çalıyor olması daha da güzelleştiriyor her şeyi. kızılay'a biraz erken vardım, elif gelmelerine daha 15-20 dk olduğunu söyleyince kızıly'da dolanmaya başladı. o mükemmel bahar havasında, akşamüstünün altın rengi ışığında, bi de kulaklarında güzel müzikle meşrutiyette, konur'da, karanfil'de gezmek; normal zamanlarda çirkin gelen yolları, kaldırımları, mağazaları, insanları güzelleştiriyor. senelerdir ilk defa kızılay'da temiz hava soluyor gibiydim. gezinmeyi bırakıp gama iş hanı'nın önünde beklemeye başladım. 5-10 dk bekledikten sonra elif geldi armağan'la. elif'i çok sevyorum. yıllardır o kadar çok bombastik anı birikti ki, üzerlerinden geçip bir daha yaşayayım dediğimde beynim erör veriyor. elif'i guitr hero'yla çıkacağı <180 degree> dünya turuyla, viji vijisiyle, her şeyiyle çok seviyorum. nalet okullarımız görüşmemizi engellediğinde, her vuslatımızda bi 5 dk sarılma faslı oluyor. armağan'ı da sevdim. gayet iyi niyetli, centilmen ve komik.
daha sonra yemek yemeye uykusuz'a gidelim dedik, ama sonra çok vakit alaağından vazgeçtik ve en yakındaki aba piknik'e girdik. aba piknik'te kasaya siparişini verir paranı ödersin, onlar fiş verir, o fişle gidip yemeğini alırsın. biz ortada ne yesek diye tepedeki menülere bakarken liseli bi çocuk doğradan bana gelip elindeki fişi elime vermeye çalışarak "ya ben tatlı aldım da yemicem sen al" dedi. "yok istemiyorum teşekkür ederim" diyince de çıktı gitti. bunu üzerine çıkan espiriler baya bi eğlenceliydi. "belki arkasına telefon numarasını yazmıştır ama o tipten pek medet umma derim ben, okul numarasını falan yazmıştır." diye başlayıp salona kadar sürdüler. metroda bi de ters kapıdan inmeye çalışma olayı mükemmeldi.
metrodan çıkıp direk salona geçtik. atatür spor salonunu seviyorum ben. ortaokul mezuniyetimiz orada yapılmıştı. bizim mezuniyet öğlen, liseninki akşamdı. öğlen ben akşam aslınur mezun oluyordu. bizim mezuniyetten sonra gamzelerle sporcu çıkışının orada oturup bandoya dağıtılan kumandaları yiyişimiz çok net gözümün önünde canlanıyor hala. neyse, salona girdik, tribünlere çıkarkenki merdiveni de seviyorum orada. yani sadece maçtan önce çıkmayı. o sırada salondan bazen canlı saksafon sesleri, bazen blues, bazen dıpçıkadıptıs, bazen rock'n roll sesleri geliyor. merdivenden çıkıp salonu gördüğümüzde binlerce dans eden insanla karşılaşacakmışım geliyor her seferinde. geçen telekom maçında oturduğumuz yerin anısına oturduk, bizim bençin sol çaprazında, 5. sırada falan. sonra bizimkiler çıktılar, ısındılar uzun uzun. rakocevic ısınırken bile glücükler atıyordu etrafa. sonra maç başladı, ufuk sarıca baş antrenörlüğe yakışmış, karizması hep var zaten, oyuncuyken de, yardımcı koçken de, yolda yürürken de. koç karizması da ayrı bi hava katmış. perasovic zamanında hiç süre almayan ender ve dudley'le başladık. ufuk sarıca ilk başa geldiğinde söylemişti zaten, "bizim ara trnsferimiz ender dudley ve cenk" diye. birde şeyi hatırlıyorum, murray'le anlaşma imzalandığı gün bi tv programına çıkmış, sunucu anlaşmanın resmileştiği haberini verince "tatlı tatlı konuşuyoruz şimdi oraya girmeyelim" demişti, her halinden belliydi memnun olmadığı. o yüzden murray'nin dışarıda kalması çok şaşırtıcı olmadı. ufuk hoca (ufuk sarıca ufuk hoca oldu lan) kenarda kimseye aşırı tepkiler vermiyor, gerçi tepki verilecek bi şey de yoktu şu maçta ama, sakin sakin konuşuyor, anlatıyor, çok kuul. zaten herkes tarafından seviliyordu takımda. ufuk sarıca'nın yanında, takımda snunda sahada sürekli iletişim haline geçmeyi öğrenmiş. herkes ayrı telden çalıyordu, şimdi srekli birbirlerine sesleniyorlar, el kol yapıyorlar, toplaşıyorlar. hatta ilk çeyrekte yine toplaşmışlardı, ender yanlarına gelmeyip uzaktan seslenince thornton'ın bi fırçası var, bi daha sevdim onu. ilk çeyrek başa baş gibi görünse de hiçbi varlık gösteremedi telekom. hücumda çok güzel top döndürmeye başlamışız, tk bi kişinin elinde 15 saniye harcamıyoruz. savunmayı da iyi yapıyoruz, ama hala birebirde çok kolay geçiliyor bazıları. 3-5 ane bomboş üçlük verdik, ama oturacak gibi zamanla. ilk yarı sadece 1 (bir) top kaybı yapmışız, maçı da 7 top kaybı 20 asistle tamamlamışız. kadrodaki herkes oyuna girdi ve nachbar hariç hepsi sayı buldu, nachbar da çok şansız bikaç şu kaçırdı ve fazla da oynamadı ama asisti var bikaç tane. diyeceğim o ki takım doğru yolda gibi. bi ara 20 saıya çıkan fark 8 ile bitti ama suni fark o, son dakikada atılan üçlüklerle indi. yoksa maçı salma gibi bi durum da olmadı pek. karşıdakinin telekom olması da deney yapmaya müsait bi ortam oluşturdu, o yüzden iyi oldu. rasim başak'ı yenmek her zaman büyük bi zevk. göt erif.
devre arasında sahaya minik minik çocuklar doldu, bikaç top verdiler ellerine basket oynamaya çalıştılar. ortalıkta çılgınca koşturan dizime kadar anca gelecek boyda cicili bicili bi kız çocuğu koştururken kafasına havay atılan toplardan biri düştü. bugüne kadar gördüğüm en komik şeylerden biri olması muhtemel. çocuk topun kafasına temas etmesiyle ezilmiş böcek gibi yere yapıştı. sorna gayet rahat bi şekilde kalkıp koşturmaya devam etti.
bi zamanlar güzel elli vujanic'in oturduğu bençin hemen arkasında bu sefer murrey vardı tek başına. bi bere takmış ama bere zamanlakafasından kayıp balıkçı beresi halini alıyor. adam otururken bere yine balıkçı beresine döndü, üstüne bi de kendi mi yaptı kaydı mı bilmiyorum ama yan duruyordu. fransız balıkçı gibi olmuştu. molda we will rock you çalarken önündeki reklam paosuna vurarak ritm tumaya, kendi kendine dans etmeye başlıyordu hemen, çok şekermiş.
maç sonu klasiği olarak sporcu çıkışına gittik ama dünya şampiyonasının etkii mi neyse artık, hayvan gibi kalabalıktı. eskiden öyle olmazdı hiç, otobüs salonun dışında bekler, oyuncular çıkar, otobüse yürürken fotoğraf çektirir, imza verir, hatta ermal abi kasun gibileri durur sohbet eder, sonra otobüse biner giderlerdi. bu sefer o kalabalıktan korumak için adamları otobüsü hemen kapının dışına çektiler, kapıdan otobüse yol açmak için de etten duvar ördüler. hoşuma gitmedi açıkçası bu popularite, ne gzel biz bize olurduk orada hep. "ceöönk" "nachbar'ı istiyoruaaam" iye anıran kızlar da cabası. hele nachbar geçerken güvenlik itti diye "ben de ellemek istiyoroaaam" diye anıran bi kız vardı ki evlere şenlik. murray oynmadığı çin ilk o çıktı hemen, bikaç kişiye imza verdi, fotoğraf çektirdi sonra otobüse çıktı oturdu bizi izlemeye başladı. diğerlerini beklerden ona el salladım. o da bana el salladı. sonra birbiimize el kol yapmaya başladık. fotoğrafını çekicem dedim bi sürü poz verdi çılgın çılgın. ama o itiş kakışta kaymış hepsi, bi tanesi düzgün çıkmış. rakocevic içeride göründü ama bi saat çıkmadı dışarıyı izledi. nachbar pek bir düşünceliydi. bu beraber çekilen fotoğraflar koleksiyonum oluyordu benim, nachbar'la rakocevic'le bi fotoğraf olsun çok istiyordum ama olmadı.
nachbar'la rako da bindikten sonra ender'le keremler kaldı bi tek, onları beklerken biz de kalabalıktan kaçıp otobüsün öbür tarafına geçtik. nachbar, arkasında vujcic, onun arkasında rako, onun arkasında roberts ve onun arkasında da sinan oturuyordu. maçtan sonra hepsi tlefona sarılıyorlar, uzun uzun konuşuyorlar. thornton'ın ailesiyle konuştuğunu biliyorum diğerleri de muhtemelen öyledir. bu sırada dışarı bakıp duruyorlar, nachbar'a da el salladım, o da gri el salladı ama yüzünde niye hareket çekmişim gibi bi ifade vardı bilmiyorum. vujcic sırtını cama vermiş oturup telefonla konuşuyordu, biri baksın diye cama vurunca bi an haşimle dönüp el kol yaptı, o an acıdım adamlara. sinan da teknolojik cihgazlarından birine yumulmuş dışarıyla pek ilgilenmiyordu. roberts şapkasını çıkarıp çıkarıp tuhaf şekillerde takıyor bi yandan da dudak nemlendiricisi sürüyordu, o anı fotoğrafladım hatta mehehe. o işlerini bitirince de o da çıkardı ipad'ini onunla uğraştı. rako'cuğum canım benim, o da geri el salladı, fotoğraf çektiğimi görünce telefonla konuştuğu halde durup gülümsdi - o da düzgün çıkmamışo ayrı- sonra thumbs up yapıp göz kırptı. şu adamı bi kere daha canlı izlemek için play-offlara gidebilirim gayet para biriktirip, ciddi ciddi düüşnüyorum. ender ve keremlerde binip yerleşti, dışarı da insanlar isimlerini anırırken suratlarındaki sırıtış da çok şekerdi. önümde bagajı açtılar, içine girip gidesim geldi ciddi ciddi. sonra tamamen yerleşip havaalanına doğru yola çıktılar, suyum olsa dökecektim arkadalarından.
onlar gittikten sonra elif'le armağan beni gururlu güçlü ankaragüçlüler arasında yalnız bırakmadılar sağolsunlar, 5-10 dk sonra da bizimkiler geldi zaten. vedalaştık ve ben yeni arabamıza bindim, annemin arabasından klan cdlerden birini koymuşlar, eagles çalıyor, mis gibi yeni araba kokusu, rahat koltuklar, yüksek tavan; o an daha mutlu olmm mümkün değildi sanırım. ailecek mutluyduk o an. çok kötü günlerden geçtik, o araba düzlüğe çıkışımıza resmileştirmiş gibi sanki. o güzelim müzikler eşliğinde eskişehir yolu'ndan geçmek, yeniden annemin kullandığı bi arabada olmak, her şeyiyle çok güzeldi. hatta keşke eve hiç gelmesek, sabaha kadar eskişehir yolu'nda gidip gelsek istedim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder