9 Ocak 2011 Pazar

sabah güzel bir uykudan kalktım. kendime güzel bir dost yaptım. güzel bir banyo yapıp güzel güzel giyindim. çıkıp otobüse binip güzel güzel müzikler dinledim. daha eskişehir yoluna çıkmadan başımda zonklamalar başladı. kızılay'da indim. kızılay'a epeydir gitmemişim. cumartesi olunca her yer insan. yazın kursa gider gelirken, özellikle pazar günler meşrutiyet'in nasıl bomboş olduğunu hatırladım. konur sokak'a girip bizimkiler gelene kadar dost'ta oyalanayım dedim. konur'daki küçük dost'taki kitapları ezberlediğimden onu pas geçip ilerideki büyük olana gideyim dedim. giderken yolda mavi bereli bir kız gördüm. o dalmış konur'a doğru gittiğinden beni görmedi, o yüzden türlü şebekliklerle dikkatibi çektim. kulaklığının tekini çıkarıp "massive attack dinliyodum laan" dedi. sonra montlarımızın çıkardığı poff sesiyle sıkı sıkı sarılıp bi süre öyle kaldık. "migrenim azdı, seni bu kadar özlememiş olsam hiç çıkmayacaktım." dedi. kafamın içinde küçük adamlar jiu jitsu yaparken "aynen yahuu" dedim, dönüp konur'a geri yürüdük. tavşan silüetleri çizilmiş merdivenden çıkıp uykusuz'un derbeder kapısını itip girdik. bi süre gönül işlerinden konuşup hem ucuz hem leziz hem doyurucu köri soslu tavuklarımıza giriştik. yarım saat kadar sonra kırmızı önü açık oduncu gömleği, elinde beyaz montu, kafasında kırmızı gözlüği ve "neler oluyor?" yürüyüşüyle pelin geldi. onun geldiğini gören benim adını her seferinde sorup her seferinde unuttuğum kısa boylu kalın camlı gözlükleriyle çok tatlı çok iyi bir insan olan garsonumuz pelin'e duvarda yanıp sönen kırmızı ışığı gösterip "sen geldin diye yanıyor." dedi. sonra yiyeceğimiz domateslerin üzerine yanlışlıkla kirli peçete attı, kendini kötü hissettiği için bir tabağın ortasına domates dilimleri koyup getirerek kendimizi gurme restoranında gibi hissettirdi. güle eğlene otururken, arkada tom waits çalarken elimi ıslak bir şey dürtükledi. dönüp baktım çalışanlardan birinin köpeği her gittiğimde ortalıkta dolanan dünya güzeli köpek melon "ya sev ya yemek ver" bakışlarıyla arkamda dikiliyordu. 20 dakika kadar kendini bana mıncıklattktan sonra yeni masalara yelken açtı. bu sırada cansu gidip portishead - roads açarak kısa rüreli ağzıma sıçtı. arkasından massive attack açmaya gittiğinde suratsız malakas çalışanın (masaların arasında amaçsızcadolaşmaktan başka bir çalışma faliyeti göstemyor) engellemesiyle o da kısa süreli bir gerginlik yaşadı. suratsız malakas'ın çalmakta ısrar ettiği acayip müziklerden yola çıkıp kendisinin evdeki halini hayal ederek hoşça vakit geçirdik. sonra barçın geldi. ben onayladım. van halen dinliyor, bateri çalıyor, nba de olsa basket seviyor. hani bi an heyecanlanmıştım örolig konuşacağım bir insan daha mı buldum diye ama yok abicim kimse farkında değil nelr kaçırdığının. onun gelmesiyle güzel müziklere dönüş yatık. dead and lovely'de ben stand by moduna geçtim. morcheeba, beck, akabinde al green ile uykumuz geldi biraz. sonrasında ben önümdeki 1 saatlik yolu düşünerek kalkmak zorunda kaldım. cansu'yla da pelin'le de bir süre sarılı kaldım yine. barçın'la memnun oldumlaşıp meşrutiyet'e gerçi çıktım. hava çok soğuktu ama güzel bir soğuktu. sanki bi günlüğüne yanlış olan her şey doğru yolu bulmuş her şey eskisi gibi olmuştu. yolun büyük bölümünde edward sharpe and the magnetic zeros - home dinledim. duraktan eve yürürken saki yine böyle bi hafiftim. yukarı çıktım kapıyı çaldım, normalde kapı açılırken göz hizamda annem babam ablam varken bu sefer kırçıllı kahverengi bir kazağın göğsü duruyordu. bi an korktum sonra yanlış mı çaldım diye yukarı baktım kocaman yakışıklı emre abimi gördüm. beklemiyordum ama yadırgamadım da tabii. sonra annemin muzzam köri soslu tavuğundan yedik. daha öğlen gayet bşarılı bir köri soslu tavu yemiştim ama anneminki gibi olamaz hiçbiri. kremalı fajita düşünün. muazzam muazzam harbiden muazzam hayatta bıkmam. masada da fajita muhabbeti dönünce 2-3 sene önce panora'da yediğim fajitanın yanında gelen parlak yeşil sosu özleme andım içimden. yemek sonrası sohbet ettikten sonra şimdi odamdayım. başımın ağrısı otobüste başladığından beri hiç durmadı. alttan alttan hep zonkladı. ama bu kadar sıradn bir günün bu kadar güzel bir gün olmasına engel olamadı. şimdi hala minik şeylerle çook mutlu olabildiğime mi sevineyim, bizim bu sıradan günlerimizin seyrelmesinden dolayı bu kadar kıymete bindiğine mi üzüleyim bilmiyorum. 2 senedir hasret olduğum boş cumartesi günlerimi çalan okuluma sövüp, kitabıma dönmek üzere huzurundan ayrılıyorum sevgili bilog.

Hiç yorum yok: