pazar sabahın bi köründe izmir otogara indim. 5.30, 6 gibi soğukkuyu camiinin önünde servisten inmiş, tereci'nin yanındaki şaşırtıcı bi şekilde o saatte açık olan pastaneden gelen mis gibi kokular eşliğinde yağmurda ıslanmakta olan, göbeğin ortasındaki etrafa güzel güzel sarı ışıklar saçan kocaman ışık direğinin altında parıl parıl parlayan bahriye üçok bulvarı'nın kenarnda duruyodum. bulvarı geçip erdil apartmanına gittim. bi seneden fazla olmuştu gitmeyeli. girişteki içeri girmeden önce birinin arabadan inip anahtarla açmak zorunda oldğu demirli kapı gitmiş, yerine otomotik bi şeyler yapılmış. içri girip olanca düşüncesizliğimle zili çaldım ve herkesi uyandırdım. sonra içeri girip yattım. o günü uyuyarak, evde yalnız kalıp televizyon falan izleyerek geçirdim. televizyonda bana çook eskiden, haftasonu evde kaldığım, sıkıntıdan aptal aptla gençlik filmlerini izlediğim zamanlarını hatırlatan gezgin pantolon kardeşliği diye bi film izlemeye başladım. ama aslınd agüzel bi filmdi rory gilmore oynuyodu. bi de gossip girl'deki sarışın kız falan vardı. ama sonunda ne oldu göremeden yukarı yemeğe çağırıldım.
pazartesi yine evde yalnız bırakıldım ve film keyfi yaptım. üst üste the blair witch project ve the last house on the left izledim. öyle korku filmi havasında değildim ama işte hazır panjuru ve onun sağladığı mutlak karanlığı bulmuşken izlemeli dedim. the blair witch project iyi tabii de diğer filmi aaron paul hatırına izledim vallayi. gayet rahatsız ediciydi. hani öyle geren korkutan bi şey değil rahatsız edici. aaron paul çok başarılıydı ama adamın güzel burnunu kırdılar, güzel elini çöp öğütücüsünde parçaladılar ve kaasına çekiç saplayarak öldürdüler hiç tasvip etmedim. bir de kapağı açık çalışan mikrodalga fırın var mı allasen?
salı günü annemle çıktık, karşıyaka iskelesine yürüdük, vapura binip konak'ta indik. eski kemeraltı çarşısında gittik. annem dedemin eski dükkanının olduğu yeri falan gösterdi. sonra özsüt'ün ilk kurulduğu yer olan dükkana gidip kazandibi yedik. sonra annemin meşhur olduğunu söylediği mennan pastanesine dondurma yemeğe gittik ama izmirliler hayvan gibi yağmurda dondurma yemiyolarmış pek, kaldrmışlar. biz de mennan'ın maşhur poğaçasından yedik ki yediğim en güzel poğoçalardan olabilir pekala. sonra meşhur turşucuya gidip bardakta turşu suyuyla turşu içtik yedik. üstüne bi de gidip aksüt müydü neydi onun meşhur peynir tatlısından yiyip şeker komasını eşiğine geldik. vapura dönerken yağmur iyice hayvanileşti ve şemsiyenin altında olmamıza rağmen ıslanmadık yerimiz kalmadı. yağmur yüüzünden vapurda da içeride oturmak zorunda kalıp buğulanan camlardan hiçbir şey göremedik. dönüşte belediyenin koyduğu çarşının başından sonuna kadar beleşe götüren 6 kişilik golf arabasına binip geçtik çarşıyı. eve gelip uyudum sonra. bn uyurken yengem gelmiş. yemek yedik sonra geçer ki bir öyle zaman izlerken emre abim geldi işte.
berrin: ibibibibibikbikbikikikibik!
emre abim: tokat at.
hakan:ebelekebelekbelekbe!
emre abim: sen tokat at.
ahmet: hlölylöhlyölhölyöhly!
emre abim: şu sahne tokatsız biterse çok üzülcem.
ŞLAK!
emre abim: ohh
evet 1-2 saatimiz böyle geçti.
çarşamba günü annem arkadaşlarıyla buluştu biz de yengemle izmir'in yeni metrosuna binip foruma gidek dedik. izmirli metroya henüz alışmamış. kapılar açıldığın sizi dışrıda etten bir duvar bekliyor. binecek olanla inecek olanlara yol vermeye yanaşmadan direk binmeye çalışıyorlar falan. ama aliağa'dan cumaovasına giden metroya binin, sol tarafa oturun, naldöken-turan durakları arasında sağ taraftaki camlara gözünüzü dikin. izmir sırf bunu için bile sevilir. forumda da biraz gezindik sonra d&R gidik. ben fiyatlarının çok uygun olduğunu düşündüğüm iki kitap için heyecanlanırken etikettekilerin dolar fyatı olduğunu görüp yıkıldım ve birini alabildim. sonra ikea yemek yemeye gittik. ikea evimin her şeyi olmayabilir ama bu fiyatlar ve bu lezzetle midmein her şeyi yapabilirim. bezelyeli lazanyam çok tatmin edici olmasa da 95 (doksan beş) kuruşa dolu dou bir tas hayatımda içtiğiö en güzel mercimek çorbalarından birini içtim. sonra annem ve bir arkadaşı, arksından dayım da bie katıldı sonra hep birlikte evimize gititk.
perşembe günü sabahtan yengeme gittik. öğlen yemeğinde annemin çarşamba gükü arkadaşı da geldi çünkü anem onun çantasında şalını unutmuş. sohbet edip tıkınarak güzel vakit geçirdik. sonra annemin arkadaşı gitti iz de akşam yemeği hazırlığına giriştik. ne hazırladığımızı söylemicem çünkü geçen yaz foça'dan lazanya tarifi almak için arayıp ankara'da sürünen beni bunalıma iten kaslınur'a aynılarını yaşatmak istemiyorum. sonra alı günü gelemeyen dayıcığım da geldi. annemler yemeğe devm ederken biz onunla mutfak masasında oturup okulumu ve bölümümü tartıştık. yemeği yiyip dayımla ksk-olin maçına doğru yola çıktık. gitiğimizde maç başlamıştı ama salon çok dolu değildi haftaiçi olmasından heralde. şunu söylemeliyim ki seibutis denen litvanyalının içinde minik bit teodosic var. sahada ruh hastası gibi hareketleri oluyor adamın ayağı bacağı ayrı oynuyor. hayvanlar gibi oynayarak farkı kapattı ve ksk'yi yakmanın eşiğine geldi. bi de can akın'ı sahada bir kere bile görmememe rağmen kendisi 20 sayı mı ne attı. sakat furkan önümüzde saha kenarında sargılı ayağını kırmızı seksi bir mindere uzatmış, her pozisyonda ayağa fırlama isteğini görünür bi şekilde bastırarak oturuyordu kıyamam. neyse işte sonuç olarak maç son topa kaldı savunmayı iyi yapıp aldık maçı. sonr aakşam dayımlara döndük dayım bizi eve bıraktı öbür dayım da garaja bıraktı bindik geldik. binmeden önce içtiğim asprin + sirdalud tam uykumu getiriyordu ki mola verdik molada uykum kaçtı bi dah atam anlamıyla dönmedi. ben de bu sabah 13e kadar uyudum. miço ergenliğe girmiş.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder