durduk yere ağzıma sıçılsın diyorsanız bizim tepe + uygun hava koşulları(yağmur, rüzgar, soğuk) + morphine, zeki müren, barış manço üçlüsü ölümcül kombo. arkadaşım eşek direk fatality yapıyor. yok hatta "babality" yapıyor, eskiye götürüyor. bu şarkıya hüngür hüngür ağlayan tek ben değilim biliyorum. bu arada cpu hile yapıyor, kazanmana imkan vermiyor.
ha ya da mis gibim sayısal, sözel, yabancı dil, tercih yapabileceğiniz onca bölüm varken gidin grafik diye tutturun, bi yandan hep gitmek istediğiniz, üstelik en iyi iki arkadaşınızın biriyle aynı binada, biriyle aynı kampüste olacağınız hacettepe'yi kazanın, bi yandan da imkanları, fırsatları aşmış tobb'u burslu kazanın. bugün attığım her adımda şükrettim fakat göründüğü kadar güzel değil. hatta hiç güzel değil. ben ki annem "akşama pilav mı yapayım makarna mı?" dediğinde bi saat "mhmm mhmmh" diyip kaçan insanım. seçim yapmayı sevmiyorum. işin aslı, şu an içinde bulunduğuma hala inanmakta güçlük çektiğim durumda olmamın sebebi, hep duygusal davranmış olmam. mantıksal davransam, "evet, bu sene gsf kazanmam çok zor, oturayımm fiziğime kimyama çalışayım" derdim.
ayrıca hayatımı etkileyecek bi kararı bi günde sağlıklı bi şekilde verebilecek gibi hissetmiyorum. geçen yazın ortasında aniden amcam öldü ve ben amcamı son gördüğümde, ne olduğunu bile hatırlamadığım bi sebepten dolayı surat asıyordum. babamın ailesiyle genel olarak pek barışık olduğum söylenemez fakat, çok acı verici bi şekilde, babamın ait olduğuna yıllardır inanamdığım o ailede tavrımı en az hak eden kişi amcammış ve ben bunu o gittikten sonra fark ettim. bütün sene bunun vicdani ağırlığını yaşadım, hala da yaşıyorum, üzerimden atmaya fırsat olmadı ki. derken 3 ay sonra dedemi, hayatımda en çok saygı duyduğum, belki de en çok sevdiğim insanı kaybettim. onun gelişini görür gibi olmuştum, dikili'de alican aslınur ve ben gara gitmek üzere bavullarımızla dolmuş durağına giderken, arkama dönüp baktığımda, arnavut kaldırımlı-toz topraklı yolun sonunda koca okaliptüs ağacı, önünde parıldayan dümdüz deniz, ileride midilli adasının silüeti, baştan 3. evin bahçe kapısının önünde, azgın boru çiçeğinin yuttuğu "erdil" yazısının altında yanyana bekleyen, üstlerine batan güneşin kızıl kızıl ışıklarının düştüğü anneannem ve dedemi gördüğümde, her ayrılışımızda gözyaşı döküp "hakkınızı helal edin" diyen dedemi, şu an güzel haberlerimi en çok paylaşmak isteyip paylaşamadığım insanı son görüşüm olabilir diye düşünmüştüm. beynimdeki son görüntüsünün o cennetin dünyaya yansıması gibi görünen an olduğu için mutluyum. sonra birkaç ay alt üst olmuş uykumla birlikte koşturmaca devam etti. daha sonra rapor aldık, arkadaşlarımla görüşemedim, neredeyse her şeyinden nefret ettiğim dershaneye tıkılıp kaldım. o sıralar hayatımdaki en önemli, belki de hayatlarındaki en büyük yaraları hayatlarına istedikleri yönü veremeyerek almış üç insana "sizin gibi olmak istemiyorum" diye bağırdım, onun vicdani yükü de hala üzerimde. arkasından lysler, arkasında kurs, arkasından yine sınavlar ve kafam hayatımın en zor senelerinden biri tarafından tıka basa doldurulmuşken, 1 gün içinde yapacağım bu seçimin yükü ağır geliyor. evet sözün özü buraya kadar tamamen duygusal davranarak gelmişken şimdi önümde yine bi çatal var ve duygusallık ve mantık olarak ikiye ayrılıyor. ne yapcağıma dair hiçbir fikrim yok sanırım sonunda anket açıcam, oo piti piti yapıcam ya da kocaya varırım ne bileyim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder