18 Ağustos 2010 Çarşamba

hilmi selbeselebelsebes sana söylüyorum, geri kalanlar da anlasın bi zahmet.

geçmiş 4 senede yaptığım şeylerin büyük bölümünden hiç pişmanlık duymuyorum, hiç acaba da demiyorum.
önelikle kim ne derse desin, 9 senedir en çok eleştiren ben olsam da iyi ki liseye ted'de devam etmişim. iyi ki bursa başvurmuşuz, iyi ki kazanmışım.
9. sınıf okurken zordu biraz da, şimdi çok güzel hatırlıyorum. bütün arkadaşlarım ib iken ulusalda, ükela ib deyişiyle "non-ib" sınıflarda olabiecek hem iyi hem de en kötü sınıfa düşmüştüm. okulda 9-K şubelerinin her sene deli olduğuna dair bi şehir efsanesi almış başını yürümüştü. emektar ipod mini'min ortalık malı oluşunu, doğa'yı, çeşit çeşit -fondötenin var mı? diyeninden karl marx'dan söz açanına kadar- kızlarını, "amonyak" zehra'yı, öeğitim öğretim hayatım boyunca beni sınıftan atan tek hoca olan kıbılıbık edebiyat hocası zıpanç bap'ı -sanırım asıl adı levent'yi fakat o adı kullanmayı senenin 2. ayında falan bırakmıştık-, sınıftan atılınca o zaman müdür değil bizim kat muavnimiz olan aydın hoca'nın odasında takılmamı, orhan vatansever'in magenta kravatını ve kendi tabiriyle "uçuk pembe" renkli arabasını, hint ingilizce hocamız srilata bhadrakumar'ı, her hafta en az bi kere ağlayarak aydın hoca'nın odasına kaçmasını, "şatap o' ayvil sent yuuu tuuu aydin höca" diyişlerini, bana aynı acayip aksanla "my saviour" diyişini, en çok da yavuz geygel'i, koro hocası serdar hoca'yı kapının önünden geçerken görüp yoldan çevirip koca sınıfa korel bi şekilde "mööö" dedirtişini, perşembe günleri son derste oynattığı saçma sapalak ama acayip eğlenceli oyunları, resim kulübünde mpş ile yaptığımız "botoks etkisi" isimli ebru eserini, ama sazan gibi ilk atladığımızdan boyanın kağıdın üzerinde kesilmiş süt gibi çıkmasını, 9-C'yi falan, her ayrıntısını geçen seneymiş gibi hatırlıyorum.
ikinci olarak, iyi ki 9. sınıfın sonunda matematik-fen kağıdını alıp, seçmeli derslerde grafik tasarım kutucuğunu işaretlemem.
10. sınıfa yine 10-K olarak devam etmiştim, sınıfın yarısı bi önceki seneyle aynıydı neredeyse, ama o sınıftan çok daha sessiz sakin aklı başında bi sınıftı. o sene biraz daha silik olsa da, minik kimyacının bi soruyu açıklarken dakikada kaç kere "diyor" dediğini saymamız ve 42 gibi uçuk bi sonuca ulaşmamız, yine onun tuttuğu artı-eksi listesi, o liste üzerinden çıkan hebele hübele -(eksi): gidiyor(eve) geyiği. bir fenomen olarak ahmet'i, sene boyunca kafama poşet geçirmek gibi faaliyetlerde bulunan kaan'ı, sınıfta 1408 izlerken çıkan "kapıcı" muhabbetini, özgül kazancı'nın ikinci dönemde süper iyi niyetli oluşunu, anlatmaya hiç ama hiç beceremese de bana fiziği sevdirmesini -o senenin konuları güzeldi yahu- ve paintball davetimiz üzerine anlattığı mini kalede aşırtmadan gol yeme hikayesini, tarihçi selehattin şişman'ın her dersinde uyurken not tutmaya karar verdiğim tek derste atar yapması ve not tutan 4-5 kişiye kendi tarih notlarını vermesi ve o seneyle gelecek sene beni tarih notu derdinden kurtarması, babası italyan, annesi brezilyalı, kendisi amerikan vatandaşı ve kocası türk olan dünyanın en sempatik insanı ingilizceci danielle'i ve tabii halil kırkdeveli'yi sevgiyle saygıyla hatırlıyorum.
11. sınıf heralde en güzel seneydi. 11-L olduyduk. ib'nin coşması ve extended essay zımbırtısının başlamasıyla ib'den kaçan başta mpş olmak üzere 4 güzel insanla aynı sınıfa düşmüştük. o sene ilk kez lise 4lerin oluşuyla okulun 2 bin (gerçekten) öğrenci nüfusuna ulamasıyla çıkan yer kıtlığından kulüp odaları, zümreler falan sınıfa çevrilmişti, piyango bize patlamıştı ve 32 kişilik sınıfı devşirme sınıflardan birine koymuşlardı, sanırım eski ingilizce zümresiydi, uzun koridor gibi bi sınıfta. arkaya gittikçe başka bi dünyaya geçiyordun. o sınıf 9-K'nın bi üst modeliydi, her sen ebaşında çok gündemde olan dilekçeyle sınıf değiştirme zımbırtıları konuşulurken bizim sınıftan birinin başka sınıftan bi arkadaşına sen de bizim sınıfa gelsene dediğinde kız "saçmalama tımarhane orası" demişti. sanırım o sene ilk önce kimyaya yine amonyak gelmişti, sonra o gitmişti yerine okan güzel gelmişti. okan hoca sınıfı hiç beğenmemiş olmaz bu böyle diye söylene söylene sınıftan çıkmıştı. bi ders sonra büyük sınıfa yerleşmiş az nüfuslu bi sınıfla yer değiştireceğimiz haberi gelmişti. sürekli film izlerdik, hakan hepsini önceden izlemiş olurdu, filmlerin en güzel yerlerinde "baaak şimdi baak bak" derdi. sınıf öğretmeni biyolojivi hüseyin çildir'di. ilkokul sınıfındaymışız gibi sürekli oturma planı yapardı. bizim sıramızın kapının önünde durması gibi bi takıntısı vardı. oradan bi şey görünmüyo diye ortaya çekerdik, her derse girişinde belediye dozeri gibi geri iterdi sıraları. sonra da derste uyuyoruz diye kızardı. edebiyatçı emine hoca mükemmeldi, çok şahane bi temel oturtmuştu, o kadar ki hiçbi şey çalışmadan girdiğim türkçe lys'sinden o kadar iyi yapmıştım. bi de fizikçimiz mehmet bozkurt. yahu adam bozkurt. cCc mehmet cCC. o kadar. okan güzel o senenin geri kalanında çok dengesizdi. önceki sene askere giden hocamız askerdeyken arabası konusunda bi arkadaşı tarafından kazık yiyip zarar edince kafayı sıyırmıştı. bi gün gelirdi nefret ediyorum sizden derdi. ertesi gün afferim size canım öğrencilerim derdi. sonraki gün de hepiniz delisiniz, malsınız, öylesiniz böylesiniz ama kafanız çalışıyor derdi. evet kafamız çalışırdı yahu hep en iyi ortalamaları biz çıkarırdık. matematikçimiz tüm zamanların en harika hocası necla doğan'dı. o sene yaptığı film listesi hala masamda bi yerlerde duruyor. bi de kibar kadın sevil barlas vardı tarihçi. dersinde en fazla 3 kişi uyanık kalırdı. bi de felsefeci müge hoca vardı sarah jessic aparker'ın tatlı olanı çok severdi beni ihih. ahmet duran duran vardı sonra geometrici. en efsane hoca ingilizceci edibe hocaydı şüphesiz. onu o fantastik sözlü notu yöntemi, sporculara fazladan puan verdiğini öğrenince gidip biz pilates takımındayız dememizi yemesi aklsjflka.o sınıfı çok seviyordum, 5 kızdık ve kızlardan biri sürekli turnuvadaydı, bi kızla da pek konuşmazdık. her tenefüs uyuyanları kulaklarına çığlık atarak uyandıran kaan'ı, sizi seviyorum diyip duran onur'u, ardaların çektikleri filmleri, telefon sapıklıklarını, duvardaki gerçek boyutlardaki turagay resmini, kerem'in efe'ye çavuş nabııyon çavuş dieye gitmesini ya da yanımıza gelip sene boyunca mpş'ni ntelefonundan aynı şarkıyı açmasını, robert downey jr. zenci haline ve bi gemi miçosuna aşırı derecede benzeyen o sene gıcık eden, sonraki sene iyi arkadaş olan can'ı, of duygulandım lan. senenin en güzel günü doğum günümdü heralde, sınıfa bildiğin ses sistemi getirmişlerdi, bütün gün disko havaları çalmışlardı ama çok eğlenceliydi. biri kapıya "damsız girilmez" yazılı daha sonra nöbetçi hoca tarafından parçalanan bi kağıt asmıştı. sonra da yine kim olduğu belisiz biri tarafından kapıya "welcome to the jungle" yazılmıştı. o yazıyı hala çıkartamadılar o kapıdan nihiohah. bi de necla hoca'nın bi sınavından önce kalorifer borusu patlamıştı ama necla hoca'yı durdurmamıştı bu. kaynar su sınıf boyunca ilerlerkene sınıf 7 bin derece olmuştu. kış günü camları açınca da bu sefer suyun üzerinden deli gibi buhar çıkmaya başlamıştı ve mezarlık atmosferinde sınav olmuştuk ahah. bi de herkesin birbirine tahta kalemiyle sakal bıyık çizdiği gün çok elenceliydi. geçtiğimiz sene o sınıfa gidip baktığımızda ne görelim, duvardaki turagay resminin, sınav düzenine geçtiğimizde sıraları yanına çektiğimiz duvara yazdığımız japonca ve fince küfürlerin üzerine boya çekmişler. ama beton kısımlara yaptığımız resimler hala duruyor.
son sene çok uzun sürdü, ama çabucak geçti aynı zamanda. kattaki en küçük devşirme sınıfa tıkılmış 19 kişiydik. önceki sınıftan 5 kişi gelmiştik. 3 kızdık ve diğer kız hiç konuşmazdı. bu sen edurmadan hoca değiştirdik. önce çeto san geldi, sonra başarısız ve gerizekalı biri yüzünden gitmek zorund akaldı, yerine doktor mie gökçe şahin geldi, çok da güzel oldu. okulun en iyi ikinci hocası zannımca. sonra "monyak" zehra hoca değişik bi sebepten ötürü ayrıldı, yerine odtü'den meltem hoca geldi. önce isterik bi görünüm sergilese de birbirimizi çok sevdik. sonra dünyanın en tuhaf hocası rosetta, kadının dersinde başka sınıflardan çocuklar gelip bizim sınıfta dans ederdi, kadın ben mpş'ye fısıldadım diye böğürürdü. birinci dönemin sonunda koca okulda öğretmen arkadaşları, müdür yardımcıları falan dahil sadece mpş ve bana "tatilde texas'a gidicem, km bilir belki uçak falan düşer geri gelmem" dedi ve bi daha dönmemek üzere kaçtı, yerine dilek diye bi kadın geldi, n eo bizle ne biz onunla ilgilendik. rosetta'yı da mükemmelliğe ulaşmış hawaii konulu essay'ime sırf inadına 100 değil 98 vermesiyle hatırlıcam. biyolojiye de ilk başta bi yanlışlık sonucu yine hüseyin çildr gelmişti ilk gün, sonra düzelmiş bahar hoca'ya geçmiştik. zaten şeker bi insanken hamile kalmış annelik duyguları kabarmış şeker ötesi bi insan olmuştu. ikinci dönem gitti yerine vidad elemin şemşir geldi. araplık var diyodu da bembeyaz tenli yemyeşil gözlü nasıkl olur anlam vermemiştik. sonunda bi gün gitmişem taa kırgısiztanlardan gelmişem diye kökenini açıklayıp kendi kendine kopmuştu çok tatlıydı o da. geomeriye oğuz gümüş gelmişti ve duyduklarımızın aksine çok "cool" ve iyi niyetli ve hayattan bezmişti. hayattan bezmişliğini imzasına yansıtıyodu ve her gün deftere ":S" şeklinde imza atıyodu. edebiyatçımız lanet olası lağım ağızlı emine taş'tı. hayatımda ilk defa bi insndan gerçek anlamda nefret ettim. o da hamileydi de hamileliğin bahar hocadaki etkisnden onda eser yoktu. sosyal hizmetleri arayıp o çocuğu kurtarmayı düşünüyorum. ve analitikte yine necla doğan vardı. bizi her daim destekleyen yegane insadı. her ay ziyaretine gitmezsem ne olayım.
bu senenin en güzel zamanı şüphesiz birinci dönem sonlarıydı. hrkes rapor almış ben mpş ve cansu almamıştık. bi alt kattaki fasulye sınıflarına sarmıştık. okulda biraz daha kalsak o koridora girişimiz yasaklanacaktı. hatta birimizi yakalayıp ibret olsun diye koridorun girşine asacaklardı bvahaha.
şimdi asıl meseleme gelirsem. yetenek sınavında girmeye karar vermem sene başlarına tekabül ediyor, o zaan ciddi düşünmüyordum, öylesine bi girelim on da diyordum. sonra erkan hoca'yla tanıştık, iş git gide ciddiye bindi ve grafik tasarım öncelikli hedef oldu zaman içinde. günün birinde kötü niyetli kompleksli matematikçi hilmi selbes denen adam bizi küçümsedi. sayısal okuyup grafik tasarıma mı ideceksiniz dedi. bizim zamaınımızda bi yeri kazanamayanlara grafiğe giderdi dedi. eve hilmi selbelelbes bu dünyaya yedi bin kere gelsem hepsinde sayısal seçerim, yine oradan biyolojiyi kazanırım, yine üstüne grafik tasarımı kazanır ona giderim. hiç pişman değilim.

Hiç yorum yok: