28 Nisan 2010 Çarşamba

bir atölyem olmuş, sanat merkezi daha çok. tek katlı, 2 oda bir salon eski bir evden devşirme. yüksek tavanlı, yerden tavana kadar uzanan pencereli, koyu renk yeşil duvarları. tertemiz ama insana sıcaklık veren, istediğini istediğin zaman bulduğun samimi dağınıklık var her yerde. odalardan büyük olanı ve salonun bir köşesi çalıştığım yer. daha küçük olan diğer oda karanlık odamız. salonun geri kalanında üzerlerinde yumşak battaniyelerin olduğu rahat, kirli kan kırmızısı bir koltuk takımı var. kaloriferin yanında aynı renk bir minder yığını var. koltukların ortasında, koyu renk ahşap zemin üzerinde eski, geniş bir kilim serili. bir kenarda oradan buradan toplanmış yöresel çalgılarla çoğunu çalamadığım ama çalan birilerini tanıdığım enstrümanlar duruyor çoğu zaman. bir bariton saksafon, çok çalınmış bir gitar, ayaklarının dibinde yaşlı bir mızıkayla birbirine dayanmış duruyor iki duvarın birleştiği bir köşede. mutlu, mutsuz, kızgın ya da kırgın oldukları için, veya hiçbir şey hissetmedikleri için gelip çalıyor sahipleri, kafalarına esti mi bırakıp gidiyorlar yavrularını. salonda iki kanatlı cam kapılardan ufak bir bahçeye çıkılıyor. koca koca taflanlardan bir duvarla çevrili bahçem. sağ köşede kocaman bir salkım söğüt var. içeri girince yumuşak, pastel bir renge dönüyor insanın ruh hali. bir duvarın önüne çamaşır ipleri gerilmiş, mandallarla tutturulmuş ipe anı fotoğrafları. burası benim değil. sevdiğim adamla, ablamla, dostlarımla paylaşıyorum burayı. ara sıra annem de gelip gidiyor. gelirken simit getiriyor, ben de çay demliyorum. hava güzel oldu mu bahçeye, 5 kişilik bir masayı anca alan verandaya çıkıyoruz çaylarımzı alıp. hala bırakmadığı ama son 10 senedir "azalttım." dediği sigarasını tüttürüyor annem. arada da babam geliyor. kirli kan kımızısı kanepemde oturuşunu izlerken "hayatı boyunca buna sahip olmam için çalıştılar." diyorum. kendime ait bir atölyeye, bir karanlık odaya, küçük bir bahçeye değil de; mutluluğa. şimdi ablamı bekliyorum. bir zamalar annemin çok sevdiği arabasında dinlediği "the best of the classics" koleksiyonunu dinliyorum bi yandan. the moody blues - nights in white satin çalarken çamaşır ipindeki fotoğraflara bi göz atıyorum. ilk ve şimdilik son sergimden bir fotoğrafa bakıyorum. o ışıkların altında herkesin ne kadar güzel göründüğünü, resimlerimin bir kenarda istiflenmiş hallerindense özenle duvara asılmış halde görmenin hoşuma gittiğini, ama o hengameden hiç hoşlanmadığımı fark ediyorum. aslı telefon açıp gelmek üzereyim diyor, çay koyuyorum. salona geçip bahçeme bakıyorum. bu kadar bakımsız kalmasına rağmen bahar gelince ne kadar güzel göründüğünü görünce şaşırıyorum. sonra yapmayacağımı bile bile "gelecek bahar yerdeki yaprakları temizleyeceğim, çimleri biçeceğim, nisan gelince lale ekerim, japon gülleri dikerim." diyorum kendi kendime. ama aslında bahçenin o yarı çürümüş halini çok seviyorum. jean-françois michael - adieu jolie candy çalarken çay kokusu yoğun tiner kokusunu bastırıyor. kapı çalıyor, aslı geliyor. hayır, aslı masa başında hesap yaparak geçirmiyor hayatını. seviyor yaptığ işi. ve bol bol fotoğraf çekiyor. sonra gelip fotoğraflarını burada basıyor. çayımızı içip sohbet ederken bir nisan yağmuru bastırıyor, sonra güneş açıyor. nisan aylarını çok seviyorum; bulut çıkıyor, yağmur yağıyor, güneş açıyor, gökkuşakları oluşuyor, rüzgar esiyor, kazak giyince yanmıyorsun, tişört giyince üşümüyorsun. yağmur yağıyor ve güneş açıyor. salonun kapılarını ardına kadar açıyoruz, mis gibi toprak kokusu içeri doluyor. tam o sırada tom jones - green, green grass of home çalıyor. biraz daha oyalanıp işimize bakıyoruz, aslı karanlık odaya geçiyor, ben çalışma odama geçip pek hoşuma gitmese de cebime parayı koyan işimi yapıyorum. sonra salondaki köşeme geçip bir tuale astar atıyorum. o sırada aslı işini bitirip yanıma geliyor. müziği bi süreliğine kapatıyoruz, ben astarımın kurumasını beklerken aslı çok çalınmış gitarını alıp birkaç şarkı söylüyor. hava kararırken aslı'yı uğurluyorum. rüzgarda saçı başı uçuşuyor. içeri gidip müziği geri açıyorum. josé feliciano - the rain çalmaya başlarken "yine yağmur yağacak." diye düşünüyorum ama yağmıyor. çıkmak için hazırlanırken yaşlı mızıkanın sahibi arıyor. ertesi gün öğle yemeği için buluşmak üzere sözleşiyoruz. üçüncü dostumuzun 25 gün sonraki doğum gününü şimdiden konuşmak istiyoruz. telefonu kapatıp ceketimi giyiyorum. bariton saksafona, yaşlı mızıkaya, çok çalınmış gitara bi bakış atıyorum, bariton saksafonun devrilmiş olduğunu görüyorum. düzeltirken şimdi kulaklıklarımdan santa esmeralda - you're my everything geliyor. büyük ahşap kapıyı kilitleyip, eve gitmek üzere çıkıyorum.

i will eventually grow up and get a real job. until then, i will keep making things up and writing them down.  - neil gaiman

Hiç yorum yok: