söğüdün dalları hışırdadı. bir erkek kırlangıç geldi, dişinin karşısındaki dala kondu.
kırlangıçlararasında pek teklif yoktur, uzun uzadıya takdim filan edilmden konuşmaya başladılar ve pek az sonra da ahbap oldular.
evvela havdan, sudan bahsedildi. fakat biraz sonra erkek bir iki dal ileri geldi, dişi daha az çekingen bir hal aldı.
muhabbeti kaynattılar.
- olur ya! demeyin, iki kırlangıcın ilkbaharda, herkes dört trafa koşup çalışırken bir söğüt dalında oturup yarenlik etmeleri gündelik işlerden değildir.
bizim kırlangıçların ikisi de antika mahluklardı, yani öteki kırlangıçlara benzemiyorlardı.
evvel dişi kırlangıç lafı derin tarafıdan açtı:
- siz hiç çalışmıyorsunuz. -
başka kırlangıç olsaydı hemen: - ya siz neden burada oturuyosnuz? - diye ikinci bir sorguya kalkışırdı. fakat bizimki derin derin içini çekti ve sustu.
ve dişi onun söylediği şeyleri anlıyormuş gibi başını salladı ve gözlerini aşağıda şıpırtıyla akan suya dikti.
bir müddet daha sustular. erkek birdenbire gözlerini dşye dikerek söze başladı:
- bakınız şunlara... - ve aşağıda birbirini çaprazlayarak uçan ve dokuma tezgahının mekiklerine benzeyen kırlangıçları gösterdi. - bakınız şunlara... sabah akşam demeden, yaz kış demede çalışıyorlar. ben bunlara çok kere sordum: neen böyle durmadan uğraşıyorsunuz, dedim, cevap vermediler. omuzlarını silkip yanımdan uzaklaştılar. -
dişi:
- birbirimize sen diye hitap etsek asıl olur? - dedi. erkek okkalı sözlerine cevap olmayan bu lafı beklememekle beraber, bu tekliten hoşlandı ve tekrar başladı:
- adeta utanıyorum...- dedi - bütün kuşları sıraya dizseler biz herhalde sonuncu gelmeyiz. kılığımız, kıyafetimiz düzgündür. kanadımızı bir vursak en hzlı güvercinden daha çok yol alırız. halbuki bütün kuşların en zavallısı bizmişiz gibi hiç durmadan didiniyoruz. şu budala serçe bile üç günlük ömrünü keyifle geçiriyor da, biz, arasından uçtuğumuz ağaçları bile fark etmiyoruz.
biraz durdu, dişiye doğru yandan bir göz attı:
- yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: "dünyada neler gördünüz?" dese herhalde verecek cevap bulamayız. koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki... -
dişi, gözlerinin içi buğulaarak:
- ah, dedi. tıpkı benim gibi düşünüyorsun. -
erkek cevap verdi:
-zaten seni burada tek başına görünce beni gibi düşündüğünü anlamıştım. doğru değil mi ama? şu dünyayı adakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz? -
dişi tasdik eder gibi başını salladı:
- etrafımıza göz gezdirince - dedi, ben de senin gibi, dört tarafa koşan kırlangıçlardan başka bir şey görmüyorum. ben de bunlardan mıyım diyorum, sonra bunlardan değilim galiba, diyorum. onlar da beni pek istemiyorlar. ne yapayım burada oturup etrafa bakıyorum. siz de, şey, sen de gelmesen böyle yapayalnız bu yazı geçirecektim. -
akşama doğru lafları daha da derinleştirdiler... sonra ayrıldılar. ve her gün buluşmaya başladılar.
aman yarabbi, neler konuşmuyorlardı!.. eğer kırlangıçlarda kitap yazmak adet olsaydı, bunların yazacakları kitapar muhakkak ki üniversitelerde okutulurdu.
gitgide birbilerine daha çok alıştılar. çok kere dişi daha evvel gelir, gözlerini suya dikerek erkeği beklerdi.
bir gün çiçeklerden, bir gün yıldızlardan, bir gün öteki kırlangıçlardan bahsederlerdi. hep düşünceleri birbirlerine uygundu.
yalnız her iksinin de içinde gizliden gizliye büyüyen bir korku vardı: bir gün gelip ayrılmak korkusu.
hiçbirisi bu korkusunu ötekine söylemeye cesaret edemiyordu. kim bilir, belki öbürünün yanlış anlayacağından çekiniyordu. (çünkü içten duyulan şeyler hep yanlış anlaşılır.)
içlerinde bu ayrılık korkusu büyüdükçe bunu münasip bir şekilde diğerine söylemek için düşünmeye başladılar.
mesela:
- hiç ayrılmayalım, olmaz mı? - demek vardı, fakar bu pek geniş manalı ve müphemdi. nasıl ayrılmayalım?
-bir yuva kuralım! - deseler, bu da pek bayağı kaçacaktı. hem o zaman başka kırlangıçlara benzeyeceklerini sanıyorlardı.
dünyanın geçiciliğinden, gökyüzünün sonsuzluğundan, sulardan ve diğer kuşların yaşayışlarından bahsederlerken, gözleri birbirlerine hasretle bakar ve: - birbirimizden nasıl ayrılacağız? - demek isterlerdi.
tesadüfün pek merhametli olmadığını ve birbirlerine böyle yakın olanları ikinci bir defa karşı karşıya getirmediğini bilyorlardı. fakat konuştukları dil, diğer kırlangıçların diliydi ve bu dilde, söylemek istedikleri şeyleri söylemekten utanıyorlardı. bu dil, onların içindeki şeylere uygun değildi.
yavaş yavaş gözlerine ve bakışlarına bi gamlılık çöktü. dostluktan falan bahsederken, sesleri titriyor gibiydi; yahut onlar öyle zannediyorlardı. fakat böyle zamanlarda hemen birinden biri, bir kahkaha atar ve işi alaya bozardı: içi burkulduğu halde... nihayet günün birind ikisi de bunun böyle sürüp gidemeyeceğini anladılar. ikisi de birbirlerine açılmaya karar verdiler.
sabahleyin karşı karşıya gelince dişi söyemek istediği şeyleri gözleriyle anlatmak istedi. tam bu sırada, üzerinde oturdukları söğütten sarı bir yaprak koptu, iki tarafa sallanarak aralarından geçti ve dişinin en manalı baktığı zamanda gözlerinin önünü kapattı.
erkek bu bakışı göremedi.
fakat her ikisi de yaprağı gördüler.
erkek ağzını açtı:
-senden hiç ayrılmak istemiyorum...- demek üzereydi ki, buvv diye doğuk bir rüzga esti...
dişi, erkeğin sözlerni işitemedi.
fakat her ikisi soğuk rüzgarın sesini duydular.
birbirlerinin gözlerine baktılar; artık yuva kurm zamanının geçtiğini, sonbaharın geldiğini, ayrılacaklarını anladılar.
ikisi de içini çekti.
tepelerinden birçok kırlangıç geçti: sıcak yerlere dönüyorlardı.
ayrıldılar...ve bir daha birbirlerin görmediler.
fakat he ikisi de küük dereni kenarındaki söğüdü ve orada geçirdikleri güzel ilkbaharı ve yazı unutmadılar.
ve ikisi de, böyle bir yaz geçirmemiş olan diğer kırlangıçlara tepeden baktılar...
2 yorum:
sen mi yazdin bunu?
asdlşkjka çişimi yapmaya vaktim yok bunu mu yazacağım? sabahattin ali'nin bir öyküsü unutmuşum yazmayı. kırlangıç diyor, söğüt diyor, o dişi kuş benim yahu.
Yorum Gönder