rengi mora dönmüş 86 senelik bandanayı lambanın üzerine atmak suretiyle odayı iyice loşlaştıralım.
bayan vokalli, tercihen liz fraser vokalli massive attack şarkıları açalım.
sesi kısalım, arka planda usul usul çalsınlar.
ayakları masaya uzatalım, arkamıza yaslanalım.
"yarın 6.30da kalkcan fizik sınav ödev sınav sınav sorumluluk" diye bağıran sesi zarif bir el haraketiyle susturalım.
hani kene'nin bir bölümünde vardı, kene boşlukta duruyordu, zihinin tamamen boşaltması isteniyordu, boşaltamayınca düşüyordu, boşaltınca süzülüyordu. evet ondan yapalım.
hayır kişisel gelişim zırvalarıyla değil, boş boş duvara, tavana, kitaplığa, yatağa, vs bakarak.
dünyevi dert ve zevkleri bir bırakalım, kene de zorlanmıştı, ama yapmıştı.
...
ve sonra astral seyahat başladık, out of body experience'a bulaştık. yıldızlar tepemizde devrettiler, altımızdan kuyruklu yıldızlar geçti. kara deliklere "biradeeer" dedik, kendi irademizle -çekim gücünden değil- dosdoğru üstlerine yürüdük. stephen hawking kim ki, solucandelikleri ve beyaz delik vardır, evet, kara delikten girdik, solucandeliğinden geçtik, 700 insan ömrü bir dakikamıza tekabül ederken, milyarlarca insan yılı geriye gittik. tartımız yoctogramlarla gösterdi ağırlığımızı. deliğin sonunda, beyaz delikten bebek evrene açıldık. günübirliğine geldik bebek evren. e farklı bir boyuttayız, günübirlik kavramına yeni bir boyut kazandırarak geldik tabiatıyla.yanıbaşımızda yıldızlar doğarken sucuk ekmeklerimizi yedik, yemek sonrası rehavetini atlatınca, sidik takımyıldızlarını bırakıp bebek evrene, geldiğimiz yoldan döndük. kim demiş ki beyaz deliğe hiçbir şey giremez, kara delikten hiçbir şey çıkamaz diye. emin adımlarla girdik, çıktık. çıkışta jet lag oldu sanki biraz. ama oh dedik yine de, insanın kendi evreni gibisi yokmuş, herkes kendi zamanını yaşamalıymış, onu anladık. şöyle bir etrafımıza baktık kim var kim yok diye. elimizde doğan yıldızları gördük. bazıları çok canlı, çok dinamikti, bazılarının geçmişteki ölümlerine şahit olduk, eski dostların ölüm haberi üzdü bizi. boşlukta zaman kavramı değişik biraz, o yüzden çok sürmedi üzüntümüz, ya da sevincimiz, ya da heyecanımız, mutlak boşluğa ulaşmak da fazla sürmedi haliyle. kene gibi, biz de aniden boşlukta beliren bir yürüyen merdivenle karşılaştık. boş basamaklar kayıyor, ileride bir yerde birden kesiliyordu. baktık uzun uzun. sonra boş zihnin dayanılmaz hafifliğiyle sorgulamadan itaat ettik. adım attık basmaklara. boşlukta yukarı-aşağı kavramı da yok ki, basmakların üzerinde kaydık sadece. aşağıya baktığımda, ayaklarımın altında bir şey göremedim ama. merdivenini bitimine yaklaştığımızı gördük, arkamızı döndük, son bir kez sindire sindire baktık kendi boşluğumuza, o sonsuzluğun ortasındaki son yaklaşırken, bir müzik sesi doldurdu tüm boşluğu, o zaman anladık hepimizin özünde yıldızlar olduğunu, kendi doğumlarımızı görüp, kendi ölümümüze şahit olduğumuzu. sonra merdiven bitti.
...
duvar yeniden önümde netleşti. dönüp saate baktım, bütün o doğumlar, hayatlar, ölümler 5 insan dakikasına sığmış. gözlerimdeki kuru yanma hissinden, o süre zarfında gözlerimi açık tuttuğumu anladım. ses kısık olduğundna çalan şarkıyı kavramak biraz vaktimi aldı we're all made of stars olduğunu anladığımda hayal kırıklığına uğradım diyebilirim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder