13 Ekim 2009 Salı






row, row, row your boat,

gently down the stream.

merrily, merrily, merrily, merrily.

life is but a dream.



böyle de multi -linguisticti dedem. sabah kalkar, kahvaltıya inerdik, sofraya oturmuş bizi bekliyor olurdu hep, sabahın 6'sında falan kalkar, 11'e kadar bizim keyfimizi bekler, hayatta ağzına bir lokma koymazdı herkes masaya oturmadan, bilmem kaç sene önce bilmem kimin atölyesinde işaret parmağının yarısını kaybettiği sağ elini kaldırır, şöyle bir sallardı. başkasında ürkütücü, rahatsız edici dururdu o parmak, ama onda durmazdı, onda yılların birikimine, tecrübesine işaret eder, saygı uyandırırdı. hiçbir yabancı gözün dedemin parmağına takıldığını gördüğümü hatırlamıyorum, neyse. işte, sallardı elini, sonra kaşlarını, arkasından kafasını kaldırır, her zamanki halka sesleniyormuş gibi gür çıkan sesiyle kelimeleri uzata uzata başlardı : "günaydıııın! good morniiiing! bonjouuuuur! guten taaaag!". ev ahalisinin sırıtışları arasında torunlarından aldığı cevapla iyice keyiflenir, gevrek gevrek gülerdi, sonra çaylar konulurdu, kahvaltıya başlanırdı. küçük küçük yiyorum diyhe kızardı hep " aman peynire bulaşmasın çatalın" , "bala eziyet ediyosun" derdi. sonra "bak böyle yenir" der, yarısını kaşıklardı balın. bitirince "ben yedim allah arttırsın sofrayı kuran kaldırsın" der kalkardı. tekerleme, şiir, şarkı tükenmezdi, hazırcevaptı, her duruma uyan bi lafı bulunurdu. sonra biz toplanır denize giderdik, "denize benden selam söyleyin" derdi. erken dönersek " kovaladı mı balıklar?" diye sorardı ciddi ciddi. yemeğe götürürdü bizi, "dedeler yer torunlar öder" derdi, ama bi su bile aldırmadı bize, garsonlarla da arkadaş olur, gani gani bahşiş bırakır sessizce giderdi. bayramlarımız olurdu sonra, baş köşeye oturtulurdu o. herkes güvende ve mutlu hissederdi, o birkaç saat boyunca kimsenin derdi olamaz, hiçbir kötü haber alınamazdı. hapur hupur yemekler yenir, salon bin derece olur, kimse terlemez, sıcaklamazdı. herkes aynı anda konuşur, kahkahalar gırla gider, kimsenin başı ağrımazdı. yemek sonrası anneanne yapımı 40 katlı baklava gelir, ortaya konurdu sinisiyle, "kim bozacak" muhabbeti yapılırdı bi saat. sonunda biri dayanamaz dalardı, her seferinde aynı geyikle baklava yeme adabı anlatılırdı, "baş parmağınla işaret parmağın arasına alacaksın, ters çevireceksin ki tadı akmasın, sonra olduğu gibi ağzına atacaksın" derdi dayım, sonra dediği gibi yapardı. bi yandan ben bildiğimi okur, kat kat yerdim baklavayı, aslı dalga geçerdi "40 kat sabaha biter ha çöçe?" diye, dayım sinirle "baklava öyle mi yenir ördek kafalı!" diye kafamı dürterdi, diğer bi  yanda kızlardan biri özenir, bütün bütün baklavayı yutmaya kalkar, ufak çaplı bi boğulma tehlikesi, akabinde bi gülme krizi geçirirdi. yanaklar sarhoşlarınki gibi pembe pembe olur, her göz parlardı. bildiğimiz mutlu aile tablosu yani. canlanıyor şu an gözümde, o tablodan baş köşede memnun memnun glümseyerek, gözleri parlayarak oturan dedemi çıkarıyorum, mutlu aileden çok deli evini andırıyor sanki...
dikili'deyken bütün gün dışarıda oturur, kah uyuklar kah etrafı seyrederdi, sandalyesini ters çevirir oturur, arkalığa çenesini dayar, afacan çocuklar gibi muzır muzır bakışlarla bahçesini izlerdi, akşama doğru sandalyesini öbür tarafa çeker, denizin üzerinden batan güneşi izlerdi, yanına gider  otururduk, gözlediklerini anlatır, anlam veremediklerini, kafasına takılanları sorardı, beraber cevap arardık. ağır işitirdi, duymazdı bazen söylenenleri, tekrar ettirmekten nefret eder, en fazla bi kere "nasıl?" diye sorar, yine anlamazsa da "hayırlısı olsun" der geçerdi. bazen gaza gelir, bu ecnebi türküsünü soylardı. anonim çocuk şarkısıdır muhtemelen. sözlerini kim yazmıştır, kim bestelemiştir, öğrenmedim hiç. merak da etmedim. dedemindi o çünkü. koah'tan muzdarip olalı beri, "merrily" kısmının sonunda nefesi tükenir, derin bir nefes alır, öyle devam ederdi. sözlerine uzun yıllar dikkat etmemiştim, geçen yaz falandı "ne güzelmiş ya" demiştim.o zaman da aklımın ucundan bile geçmemişti bugünkü anlamını kazanacağı, kafamda sürekli tekarar edeceği, ne zaman mırıldanmaya kalksam gözümden yaş fışkıracağı falan...
ya şimdi şarkılar dinliyorum, hepsi bi ucundan yakalıyor mevzuyu. jimmy eat world çıkıyor ki yıllar olmuştu dinlemeyeli, "what would you think of me now, so lucky, so strong, so proud" neyin dedi. boğazım yanmaya başladı. niye ben de üniversiteye kazanma haberimi onların yanında alamayacağım diye geçti aklımdan. niye benden öncekilere baktığı gibi bana da gururla bakamayacak dedim sonra. büyük kuzenlerim, dedelerinin onların çocuklarını sevmesi ne büyük bi şey farkındalar mı diye merak ettim. hayatım boyunca bütün yüklerimizi, acılarımızı, dertlerimizi yüklenmiş adamla, hayatta en çok sevdiğim, değer verdiğim, saygı duyduğum insanlardan biriyle, lise mezuniyetimi bile paylaşamayacak olmak ne kadar ezici bir duygudur biliyor musunuz? ya da hasret gitmek, son görüşünün son görüşün olduğunu bilmemek, son konuşmanın son konuşma olduğunu bilmeden, yorulmasın diye uzatmadan kapamak istemek, "tekrar ararım" demek, ama vakit bulamamak, vakiti yaratamamak, hep ertelemek... tam da "bayramda gider görür müyüm?" hesapları yaparken "dedeni kaybettik" diyen sesi duymak...
işte, sonra missing you çalmaya başladı, bi şey bilir gibi, hear you me'nin hemen ardından, "she said your face changed and your breath got slower and slower till there was breath no more" dedi alex en tatlı sesiyle. bi dakika ya, bu pazar sabahı, saat 5'te, bir zamanlar dedemle oturduğumuz mutfakta, gözleri şişmiş, omuzları düşmüş annemin söylediklerinin aynısı değil mi? sahi, annem ne olacak? o gördüklerini, yaşadıklarını, "kabus" dediği o geceyi nasıl unutacak? benim gözümün önünden ne zaman gidecek cenazenin kalkacağı evin yanıbaşındaki camiiden gelen sela sesi evi doldururken, yabancının biri dedemin cenazesinin ne zaman kaldıralacağını söylerken, mutfakta oturmuş, dedemi 3-4 kez görmüş olmasına rağmen kıpkırmızı gözlerle hıçkıran meriç ablamın, salonda, dedemin her zamanki koltuğunda oturmuş, elini yüzüne kapatmış sessiz sessiz omuzları sarsılan dağ gibi emre abimin, bağıra bağıra ağlayan teyzemin, ben gülmekten başka yüz ifadesi, mutluluktan başka ruh hali yakıştıramazken hıçkıra hıçkıra ağlayan dayımın, ablamın,, tükenmiş annemin, haberi askerde alan, telefonda ağlayan bahadır'ın, ve bir ev dolusu kendimden çok sevdiğim, kaşlarının biraz çatılmasına dahi tahammül edemediğimi fark ettiğim insanın perişan olmuş, ağlayan görüntüleri?



dedem açısından bi üzüntümüz yok, olmamalı da. olduğunu görse dedem, kaşlarını çatar "senin dedenin bıyığına tükürürüm" derdi. onun için üzülmüyoruz o yüzden. o yaşayabileceği en güzel hayatı yaşadı çünkü. sağlıklı ve her şeye rağmen mutlu çocukları, torunları, torunlarının çocukları oldu. yokluk çekmedi fazla. elden ayaktan düşmedi hiç, korktuğu gibi kimseye muhtaç kalmadan gitti. 90 yaşındaydı da, bıraksak hala arabasını kullanıyordu, ampülünü değiştiriyordu, kapısını tamir ediyordu. eliaçıklığının karşılığını da aldı hep. herkes tarafından sevildi, herkes tarafından saygı gördü her zaman. arkasından ağlayan, dua eden onlarca insan bıraktı. fazla sıkıntı da çekmedi giderken, son bir haftada çektikleri de nihayete erdi. dedem için üzülmüyoruz o yüzden.

Hiç yorum yok: