bugün eve geldim, bilgisayarı açtım ni var ni yok şöyle bir baktım ve öz irademle kapatıp teste oturdum. bugüne göstermem gereken sanırsam birkaç bin kimya sorusu vardı fakat sevgili okulum dershanemle çakıştığından bugün onun için dershaneye gitmeme gerek, ya da okuldan sonra gidip gösterme zorunluluğum yoktu. ama yaptım bütün testleri.
evde ve okulda dershanede olduğundan çok daha rahat çalıştığımı fark ettim. dershanede ne kadar gülsek eğlensek de havada hissedilebilir bir rekabet ortamı ve gerginlik, her fırsatta işimizin zorluğunu anımsatarak motive ettiklerini sanan insanlar falan var. dayatma gibi orada çalışmak. insanlar dersten sonra test çözmek için kalıyorlardı falan ben koşa koşa eve dönüp öyle çalışıyordum. duvarların rengi iğrenç bir defa, sinirime dokunuyoru, sinirime dokunuldu mu çalışamıyorum ki.
ya evde öyle mi? motive edici bi sürü etken var bi kere.
hele ki okul. en ön solda bir bilinçli sağduyulu öğrenci hocanın "serbestsiniz" dediği anda test kitabını çıkarıyor ve zincirleme reaksiyon başlatıyor, adeta meksika dalgası gibi sırayla eller sıranın altına gidip testlerle geri çıkıyor, o dalgayı bozmaya vicdanın el vermiyor. mutlu mutlu bakıyoruz birbirimizin yapamadığı sorulara sonra, hocaya soruyoruz anlatıyor, "heaa anladııımmm" diyoruz, yanımızdaki "ben anlamadım anlatsana" diyor, anlatıyoruz ondan da geliyor "heaaa" tepkisi. sonra yine mutlu oluyoruz beraber, ben pelin'in sırtını şaplaklıyorum mesela "koççum" diyerek. orada da diyor hocalar işiniz zor diye ama havasından suyundan mıdır, aynı etkiyi yaratmıyor işte. orada rakip değiliz ki biz, ilk defa aynı sınıfa düşsek de, bazılarımızı sadece ismen bilsek de birkaç yüz bin yıldır her allah'ın günü gördüğümüz, tatil dönüşü "kankalarla buluşmak paha biçilemez" etkisini kuvvetlendiren tanıdık yüzleriz. mesela bugün bir hoca mezun olmaktan, yolun sonundan, yeni başlangıçtan bahsederken birkaç yıl önce 1-2 aylığına aynı servise düştüğümüz ama tek kelime etmediğimiz, yıllardır adını berkay sandığım ama bu sene aynı sınıfa düşünce mert olduğunu öğrediğim çocukla göz göze geldim ve benim yüzümde tıpatıp aynısından olduğuna emin olduğum ifadeyi gördüm : merakla karışık biraz buruk heyecan ile yoğun üzüntü ve endişe. aynısını o da gördü sanırsam ki gülümseyip işimize döndük sonra tenefüste 8 senenin sonunda ilk kez durup dururken bi sohbet başlattık onunla. diyeceğim o ki ayşelerin ismini ahmet sanacak kadar az tanıyor olabilirim bazılarını ama aynı duygu düşünceleri paylaştığımı bildiğim insanlarla birlikteyim ve hunharca harcadığımız yılların son aylarının hızla geçmekte olduğu düşüncesi üstüme mamut oturmuş gibi hissetmeme sebep oluyor. hayatım boyunca girdiğim ortamlarda hep en küçük olmayı ama kabul görmeyi o kadar sevdim ki büyümek batıyor resmen. hal böyle olunca dershanede "dışarıda bi üni.ye kapak atayım ankara'ya bi daha dönmem" diyenlerin arasında yabancılaşıyorum işte, yoksa müzik zevki espiri anlayışı mühim değil. ankara'nın tozlu gri sokaklarını da severim ki ben.
okulumdaki son senemde tüm idari zorbalıkları, sosyal şımarıklıkları ile okulumu tam anlamıyla sevmeyi başardım. ne ortaokul yıllarımdaki gibi her işine nefretle muhalif oluyorum, ne 1-2 sene önceki gibi hakkında kötü konuşanı duyduğumda öfkeyle doluyorum. dershanede şurada burada aman da ted şöyle de böyle de hıgbık da bık bık diyen çamur atma makinelerini içten içe tebessüm ederek dinliyor ve hiçbir tepki vermiyorum. fizik hocasının merakı üzerine f: force, v: velocity, a: acceleration diye makineli tüfek edasıyla sıraladıktan sonra okulumun ingilizce eğitimi hakkında vır vır eden 9 kişinin şaşkın bakışları, "biz çıkalım o zaman" tepkilerine gerçekten içimden gelerek verdiğim "estafurullah" tepkisi kendimi süper hissettirmişti; çünkü o okulumun eseriydi. daha ufacık veletkene bile mütevaziliği ilke edinmiş, sankim kendimi başkalarına karşı üstün olmamdan zevk almamak için programlamıştım ama yıllar geçtikçe şuursuz müütevaziliktense gerçekçi mütevaziliği tercih ettiğimi fark ettim ve o "estafurullah" kelimesini sarf ederken bir yandan içimde o an o 9 kişinin bir adım önünde oluşumun gururunu yaşadım ve ufacık şeylerden de olsa kendinle hafif gurur duymanın ruh sağlığı üzerindeki olumlu etkisini keşfettim, yani o günün geri kalanını hayatın güzellikleri üzerine monolog yaparak geçirmiştim.
bugün testlerimi bitirdikten sonra bi güzel uyudum ve akşam yemeğini kaçırdım, annem mutfağı toparlarken camekan balkonumuzda tek başıma ev yapımı mantıyı höpleterek berrak ankara akşamnıdaki dışarıyı izledim ve üzüntünün ve akşamüstü uykusunun insan üzerinde bıraktığı yorgunlukla gülümsedim mantıları çiğnerken. evet öyle bir ruh hali ki aynı anda gülmeyi ve ağlamayı istetiyor insana.
şimdi ingilizce ödevini yapmam lazım. gsl'deyiz sanki hay allam, jim ve della'nın aşkını resmetmemiz istendi. ya tamam iste ama niye o saf aşkın tanımını inatla benim gözümün içine bakarak yapıp çizmemizi istiyorsun rosetta'cığım, bir bildiğin mi var? yatayım uyuyayım da yarın olsun okula gideyim, aynı zamanda yatmayayım uyumayayım da yarın olmasın okula gitmeyeyim sayılı günümüzden bir gün daha eksilmesin istiyorum.
canım inanılmaz şekilde kahve istiyor ama uykumu kaçıracak diye içemiyorum, hay nalet.
4 yorum:
oh be.
"oh be amma uzundu" mu yoksa " oh be ben de öyle düşünüyorum negzel yazmışsın" mı? :D
ikisi de.
ayrica "yorumunuzu birak"in hemen altinda "amacin ne?" diyor. gicik oluyorum. yazasim kaciyor. yakalayamiyorum. =/
ahuahua ilahi yahu kaldırırız. :Ş
Yorum Gönder